Bazı insanları özellikle beklersiniz. Bazen gelmeyeceklerini bile bile beklersiniz.

….

Her yanımızı disko parçalarının topa tuttuğu bir tatil beldesinde motel işletiyordum, bir vakit. Artık ortama inat olsun diye miydi yoksa neden, bir türkü  diski koymuştum  sete…  Durmadan kaşık havası dinliyordum.

Arada bir  r tahta kaşıkları veriyordum resepsiyondaki oğlanın eline  o çalarken ben oynuyordum.

Ayakta terlikler ve üstümde şortla evet… Epey de gülünç görünüyordum  ama neyleyim?.. içime bir satır memleket havası çekiyordum işte ben de öylece… Bir de parmaklarımın arasında,  sarımsı zehriyle tütün yanığı tutarken…

“Sarı” demişken…

Sarı demişken gene aklıma öğleden sonrasının bekleyişleri geldi.

Şimdi… Bilenler bilir. Akdeniz  kıyısında güneş öğle vakti pek tatsızdır. Bütün renkleri ezer geçer. Gölgesiz, zulasız bir şiddetle  vurur insanın tepesine.

Ama öğleden sonra… Onun da öfkesi diner… Doğrusu dermanı da kalmaz ama elbet delikanlılığa halel getirmeden usulca Beydağları’nın üstündeki sedirine doğru kaykılır.

Ben…

Ben işte öyle  tütün acısı, iptilâ sarısı bir vakit de gördüm onu ilk kez.

Yutkundum… Yutkundum çünkü…  Çünkü “Allah!” diye haykırabilirdim… Çünkü…

Saçları uzun ve düzdü, sarıydı. Yüzü biraz uzun ama yuvarlak hatlıydı. Belki bundan öyle çocukça görünüyordu.

Saçları omuzlarının üstünden akıveriyor gibiydi. Elleri gün yanığı idi…

Yumruklarımı sıkmışım… resepsiyondaki oğlan kavga edeceğim sanmış… Sigaranın filtresini çiğnemişim. “Ben çıkıyorum!” deyip savruldum… Gözlerimi yere eğip geçtim masalarının yanından ama… Göz kıyımda bir tebessüm takıldı kaldı…

Ne kadar yürüdüm, bilmiyorum… Neden o kadar etkilenmiştim, onu da bilmiyordum ama… Bir  bakış, kuş olup da omzunuza konar mı? Veya bir el gibi kalbinizin üstünde kök salar mı? İşte ben bu sorular kafamda deli kırlangıçlar gibi birbirini kovalarken yürüyordum.

Bir müddet iskeleden ayaklarımı sarkıtıp oturdum. Gözlerim suyun derinleşen maviliğinde dinlendi. Biraz kendime gelir gibi oldum.

….

Aslında bana söylemişti arkadaşlar. “Yolu yol değil bunun..” demişlerdi.

Ne kimsenin yolunu kınayacak halim vardı ne de mecalim. Tamam benim motelde kalmasına izin vermezdim ama…

Ne yalan söyleyeyim, gözlerimi ondan alamıyordum, motele yemeğe geldiğinde… Tebessümü çevresini aydınlatıyordu sanki…

Öbür yandan… Utanıyordum galiba?

 Belki arkadaşlar bilseler dalga geçerlerdi benimle… “Utanacak başka kimse bulamadın mı?” derlerdi. Onlara  diyebilir miydim  ki benim onu nasıl   gördüğümü, nasıl bildiğimi?..

Gülüşündeki sıcaklık, hep  sınırı kollayan bir  kısık bakış…  Bir yerden ileri gitmemek… Yerini bilmek, haddini bilmek…

Öyle bir ağırlık seziyordum  işte tebessümünde.  O yüzden konduramıyordum işinin karanlığını, çirkinliğini, eziciliğini, onun kişiliğine… Bu arada adı Suzan’dı…

Yanında bir herif geziyordu. Herif  feci umursamaz ve  it görünüyordu. Hawaii bir gömlek , şort ve parmak arası terlik giyiyordu. Kıvırcık uzun saçları, top sakalı ve it görünümünü iyice lekeleyen güneş gözlükleri vardı.

Bazen…

 Ağzının kenarında,  omuzlarında, boynunda çürükler görürdüm… O herifin yaptığını bilirdim. O tipler hep yapar. O tipler hayatı mıncıklar, ezer, ellerinin  yağlı çamuruyla lekeler, sonra çöpe atar. Elim cebimdeki kelebeğe gidiyordu, o herifi ne zaman görsem…

İnce yüzüme,  elimdeki kitabıma bakanlar için ben, şehir yaşantısını tepmiş bir akademisyen veya erken emekli bir iş adamı gibi görünebilirdim.  Göremedikleri,  çakal kılıklı adamları fark edince uzayan, ruhumun kurt dişleriydi. Eğer o herifi, o kadına bir kere vururken görsem… Kelebeği cebimden çıkarmamla boğazını kesmem bir olurdu herhalde… Acır mıydım? Tereddüt eder miydim? Hiç sanmıyorum… İnsanın savaşırken değil de savaşmamak için kendini tutabildiği kadar güçlü olduğunu ben Suzan’la o çakalı beraber görüp de olay çıkarmadığımda anladım.

Bakışlarım, Suzan’ın omzunun üstünden gidiyordu. Hayır bir öpüş iması bile ezer geçerdi beni! Buna  izin veremezdim…

Bir gün geldi yanıma. Küçük gördüğüm için değil,  imin palamarları çözülmesin diye  zincirleyip tebessümümü karşıladım onu.

-          Merhaba ağabey…

Erkeklerin nezaket mesafesini  paralarıyla çiğneyip, saygıyı ayaklar altına alabilmek için kullandıkları bir kadının, bir erkeğe sunabileceği  en büyük saygı ifadesiydi  bu… Beni diğerleriyle aynı yere koymadığını gösteriyordu.

-          Merhaba… Hoş geldin…

Bu “Hoş geldin” belki lâfın gelişi söylenmiş gibiydi ama öyle değildi. Çünkü  hakikaten içimi ışıtmıştı gelişi… Mutfakta ekmek kesen,  çiçeklerini sulayan haliyle gelmişti… Ne iyi etmişti…

Gözlerime bakmaktan çekinerek  ellerini nereye koyacağını bilemeden:

-          Ağabey, benim biraz param var da…

-          …? Yani?

-          Abi benim birikmiş biraz param var… Kızım için… Okutuyorum ben onu… Onu.. Parayı yani… Benim için saklar mısın?

Ne diyeceğimi şaşırmıştım.

-Ama…  yani… Sen beni hiç tanımıyorsun ki… Nereden biliyorsun, nasıl bir adam olduğumu? Ya itin tekiysem? Paranı yersem?

Böyle sorunca güldü. Bakışları gene yerdeyken güldü ama sonra…. Gözlerini gözlerime diktiğinde, neyin ne olduğunu anlayıp da rıza gösteren bir kadının çelik gibi iradesinin ışıltısı çarptı beni.

-          Sen… İyi bir adamsın… Ben bilirim… İnsan sarrafı olmuşuz bu güne bu gün…

-          Ya iyi diyorsun da… Sağol yani ama başka kimsen yok mu senin? Yani…

-          Haaa! O iti diyon sen! O anca para yer ağabey. Onun için sakla diyorum parayı… Sen alıp saklamazsan o yiyecek parayı… Onu kıza yollayacaktım ben… Kızım, okuyor benim… Bende durursa… O… Yer parayı…

-          Ya şimdi…

Ne diye tereddüt ettim hakikaten bilmiyorum. Belki, “bana bulaşmasın…”  türü bir çiğlikti o an ettiğim ki   bakışlarının yere çakılıp başını salladığı an “ Ben yerimi bilmeliydim…” dediğini anladım ama neye yarar?

Bir özür bile dileyemedim. Başı yerde sessizce döndü arkasını, gitti.

Elimde cigara, bir kaç gün oturdum yerimde, kıpırdamadan, ondan sonra… Motele temeğe de gelmediler. Kimseye de soramıyordum haliyle nereye gidip neler yaptığını.

Bir akşamüstü fena darlandım, artık… “Ben çıkıyorum!” deyip sahile doğru savuştum. Belki gene iskeleye gidip ayağımı suya sarkıtır, mavilik içip sarhoş olurdum. Bir zamandır biradan bile uzak duruyordum, çünkü aklımın bulanmasını istemiyordum. Çünkü… Aslında belki… Ne karışıktır bu işler Allah’ım! Gidip neler yapmaz ki insan zincirlerinden kurtulunca… 

 Baktım, iskelede bir kadın oturuyor, yalnız. Daha yanına varmadan anladım! Oydu… içimden bir ses “  Bas geri! Sana mı kaldı alemin karısı,  bir orta malıyla uğraşmak! Sen iş güç sahibi bir adamsın!” diyordu…  Gözümün önüne parasıyla… Offf! Sağa, sola bakmadan yürüdüm, vardım  oraya, yekten oturdum yanına.  Bu sefer gülümseyerek:

-          Merhaba! Yoksun kaç gündür? Merak ettim…

-          ….

-          Küstün mü sen bana… Ya kusura bakma o gün şey yapamadım…

Gene sustu, yüzüme bakmıyordu, bir türlü.  Ağaladı, ağlayacak  bir suskunluk gölleniyordu herhalde içinde ki… Dayanamadım ilk defa dokundum ona… Çenesinden tutup, yüzünü hafifçe kendime çevirdim…  Yüzünün sol yarısı mosmordu! Hadi diyelim iyileşmeye yüz tutmuştu da bir kısmı sararmıştı.

-          Dövdü… Dövdü abi beni…

-          Ne diyorsun Suzan?!

Ona ilk defa adıyla hitap etmemden mahcup oldu… Gözlerinden iki damla yaş süzüldü, gülümsedi… Gün yanığı elleriyle  gözyaşlarını sildi.

-          Parayı sakladığım yeri bulmuş… “Kıza yollayacağım.. Ben sana gene veririm, kurban olayım, dokunma o paraya!” dedim, dinlemedi… Kaç gündür işe de çıkamıyorum, baksana… kıza para yollamam lâzımdı…

-          Ben borç veririm sana… merak etme… ödersin sonra…

-          Sağol abi… Biliyor musun?

Sözünü bitirmeden bir müddet durdu… Aniden kalkmaya  davrandı. Tuttum kolumdan oturttum, itiraz etmedi.  Otururken baktım… Aslında kendisi de istiyordu yanımda kalmayı. Bu sefer yüzünü skalmadı benden… Gözyaşlarını sildi tekrar Hiç beklemediğim bir cesaretle gözlerini gözlerime dikti.

-          Biliyor musun?

-          Neyi Suzan?

-          Ben sana vuruldum…

 “Ya ben sana?” dememek için kendimi nasıl tuttuğumu bir Allah bilir, bir de ben.. Belki içmiş olsaydım.. Oracıkta söylerdim bunu…

….

İhtiyacı olan parayı verdim. Çok geçmeden ödedi.   Kırgınlık yoktu yüzünde, borcun öderken. Sözünde durmanın memnuniyeti, bir de derin, bir şeyleri paylaşmanın sükûneti…  Bundan fazlasını paylaşabilir miydik ki? Birbirine vurgun, naçar iki yürek alıp bağrımıza, o yazı bitirdik.

Afşar ÇELİK

13/05/2010

VAN