Değişmeyen bir yağış gibiydi sokaklarında hayat.
Beyaz avucuna dayamıştı yanağını. Kâkülleri dağılmıştı. Annesi hâlâ ısrarla toplamaya çalışırdı kâküllerini. Oysa severdi bu dağınıklığı.
Gelin olmayı hayal eden o küçük kızı hatırlatıyorlardı çünkü.
….
- Ayol sorma.. Korkuyorum sonu babası gibi olacak diye…
- Ay anam sorma, sorma… Nedret de geçen gün diyordu…
- Ne diyordu kız?
- Vay senin efendi sokaklara düşmüş de bakamamışsın ondan tımarhaneye tıkmışlarmış da…
- Dilleri kurusun inşallah! Müzevir kokoş! Kız ben hem çalışıp hem çocuklarıma bakmamış mıyım?
- Bakmaz mısın anam, bakmaz mısın! Bu çocukların üstündeki hakkın ödenir mi? Asıl kendine baksın o kokoş! Eve adam alıyor diyorlar, abalı günahları boyunlarına!
- Aman! Elin aşüftesinin hesabını biz mi tutacağız? Az börek daha alır mısın?
- Vallahi güzel olmuş, ne yalan söyleyeyim? Ondan sonra alıyoruz kiloları…
- Kızım seni beğenen beğenmiş.. Ya biz ne yapalım bu yaştan sonra herifsiz, erkeksiz? Allah’tan ikisini uçurduk yuvadan.. Bir şu kız kaldı… Hayırlısıyla bir kısmeti çıkaydı…
- Çıkmaz mı kız!? Anası gibi maşallah!
- Ama sorma, sorma.. Kimseleri beğenmiyor… Okumadı da… Nesine beğenmiyor, anlamıyorum ki…
- Merak etme, onun da aklı başına gelir…
- Aman! Ben öldükten sonra mı? Hey ya Rabbi’m, hayırlısıyla şunun da bir mürüvvetini göreydim!
- İnşallah, inşallah!
….
Eskiden kızıyordu işittiklerine. İşitmesi için yükseltiyorlardı seslerini Müzeyyen Teyze ile anası… Artık gülüp geçiyordu. Bir… Babası aklına gelince içi burkuluyordu.
Babası… Mavi gözleri boşluğa bakan babası…
Yüzünde ümitlerin bitkinliği yatan solgun babası… Elleri bir deri bir kemik, kır sakalları yorgun babası…
O küçük bir kızken… Ne çok severdi babasının gözlerine bakmayı. O gözler öğleyin bulutsuz gök gibi mavvi, akşamüstleri derin göller gibi lacivert bakarlardı. Ne yakışıklıydı! Üstü yağlı gri tulumuyla, bahçe kapısından girerken bütün dünyayı doldurur gibi yürürdü. Ne güçlüydü! Bir kuş gibi kaldırıverirdi kendisini.
Hastanede.. Tanımayıp da silikçe hatırlar gibi baktığında kızına, kemikli elleriyle okşarken yüzünü gene o gres kokusunu almıştı sanki babasının teninden. Neşeli günlerin esintisiyle bir mutluluk nemlendirmişti gözlerini.
“Bilirim sen beni unutmazsın babacığım…”
Bahçenin önünden bir genç geçti.
Bir an bakıp da geçti.
Yerinden fırladı nazlı hemen sonra oturdu, kaldı. “Burada olamaz!”
Babasını ziyarete gittiğinde görmüştü onu. O da bir şeyleri hatırlamak ister gibi seyretmişti kendisini.
Emin değildi ama onun da mavi gözleri vardı sanki…
Adını öğrenememişti… Nedense aklına bir ad takılmıştı. “Kudret” demek geliyordu içinden ona. Bir hastanede, bazen elleri bağlı, bazen bir odaya tıkılı kalan birine uygun muydu bu isim?
Nasıl babasının, herkesinin boş sandığı bakışlarında hâlâ çocukluğunun aksini görüyorsa onun bakışlarında da…
Ne görüyordu sahi? Çarşıda üzerine sümük gibi yapışan erkek bakışlarından farklı ne görüyordu?
Gözlerinde arzunun geçici kıvılcımlarından gayrı hayat belirtisi olmazdı çoğunun. Hepsi yaşamaya çalışan leşler gibiydiler onun gözünde…
Kudret, öyle bakmıyordu ama… Kudret, görmeyi öğrenen bir çocuk gibi bakıyordu. Kudret, gözlerine yıldız doldurmaya çalışan bir çocuk gibi bakıyordu.
Kudret, dalgaların mavisini kucaklamaya çalışan bir çocuk gibi bakıyordu. Bir çocuk gibi…
Kudret’in gözlerinde bir anlam buluyordu ki bu Nazlı’yı ürpertiyordu. Onun kendisine baktığını ilk fark ettiğinde… Yüzü kıpkırmızı olmuştu Nazlı’nın. Sanki o güne kadar güzel olduğunun hiç farkına varmamıştı.
Kocalarının kendilerine bakmaktan vazgeçtikleri kadınların kırgınlığı hatırlamıştı, ister istemez. Gözlerini karılarının teninden çeken erkeklerin bıkkınlığını görmüş, midesi bulanmıştı. Kendisine evlenmesini söyleyip duran ablasının, boşa giden tebessümlerini görmemek için başını çevirirdi hep. Eniştesinin, bir hafiflikle eline konan karısın eline nasıl baktığını görmemeye çalışırdı.
İşte bundan… Her hafta daha heyecanlı gider olmuştu hastaneye. Annesi duysa kim bilir nasıl söylenirdi? Muhtemelen “ Bir hasta yetmedi ya başımıza?! Allah’ın sen mukayyet ol aklıma! Sen akıl, fikir ve şu şaşkın kıza!” derdi…
Bazen… Kudret’le konuştuğunu hayal eder, hayalinden utanırdı. “N’olur bak bana, yalnızca bak.. Uzun uzun bak… Hiç görmemiş gibi bak…” diyesi geliyordu. O istemezse dokunmazdı bile Kudret, biliyordu. Nereden bildiğini bilmiyordu ama işte, biliyordu…
Kim bilir, belki Kudret’i iyileştirirdi bile?!
“ İyileşir misin Kudret? Bana bakmakla… Sana bakmamla…”
….
- Allah bu kıza akıl fikir versin anam, ne diyeyim?
- Amin,amin, cümlemizinkine! Hepsinin aklı bir karış havada bu zamanenin!
- Ben biliyorum bunun derdini anam! “Aşk evliliği” yapmak istiyor bu!
- Ayol, aşkı kim kaybetmiş de bu bulacakmış? Hayırlı bir kısmet bul, çocuğunu doğurur, ocağını tüttür değil mi canım?
- Öyle tabii de nasıl anlatacaksın buna?
- Bak senin büyük kıza! Ne güzel gitti evlendi zengin adamla…
- Aaaa öyle deme şekerim! Onun kendi işi de var! Bu gün istese herife tekmeyi basar, kendi hayatını yaşar!
- Yaşar vallahi! Helal olsun ona! Ah darısı bizim kızın başına! Bir okusa, ekmeğini eline alsa…
- Alır anam, alır, cin gibi senin kız, maşallah!
- Ah ah! İnşallah anacığım, inşallah!
- Geçen ne diyor bana, biliyor musun?
- Ne dedi?
- Eniştesi, ablasını aldatıyormuş! Öyle olduktan sonra evlenmenin ne manası varmış?
- Yahu erkeğin aldatmayanı da mı varmış? Evini geçindiriyor mu sen ona bak! Dizini kırıp kocanın dibine oturacaksın! Ay ne ne zannediyor bu çocuklar dünyayı?
- Amaaan, ne bileyim?! Vallahi içim bulandı artık! Birer kahve daha içer miyiz?
- Vallahi zahmet olacak ama.. Yap da bir fal açalım…
- Doğru söylüyorsun azıcık ferahlayalım ayol!
….
Sokağın akışı yavaşlamıştı. Sokak lâmbaları mahmurca parıldadılar. Sokak kapınsın tıkırtısından anladı komşunun gittiğini.
Gözlerini kapattı, babasının gözlerini düşündü, ferahladı.
Başını eğdi, pencerenin yanındaki saz yastığın kenarına yüzünü yasladı. Sevdiği birinin dizine yaslar gibi yasladı…

19/02/2010 at 11:50 am
Hmmmm, Bu İstanbul’da kendini bile ısıtamayan ama varlığını hissettiren güneş, biraz serin bir hava var bu gün. Bu vakite ortak güzel bir öykü okumuş olmanın mutluluğu var oldu içimde. Ağabeyciğim, bu “Nazlı”nın öyküsündeki istediği aşk evliliğini versin Allah herkese… Çok beğendim çok güzeldii,,,
21/02/2010 at 3:42 pm
Sağolasın Melisçiğim ziyaretin için. Sayende dükkân, öksüzlüğünden biraz kurtuldu, içeride bir tıkırtı oldu. Daha sık beklerim, eline , aklına sağlık…