Bazı sabahlar gökyüzü daha bulutlu olur.

O sabahlar bilincimin çevresi  kuru kurşun tozlarıyla  doludur. Kuru kurşun ne demektir tam bilmiyorum ama… Ağzımın içini kurutan bir griliği tekrar tekrar kusuyorum.

Bir kız var ziyarete geliyor.  Bir ihtiyarı ziyarete geliyor. İhtiyar öldü ölecek bir sıska adam. Kafasında saçlar, kuru otlar gibi  her yana savrulmuş, yıkılmış, kalmış…

Ben o kızla konuşmak istiyorum. Adının ne olduğunu da bilmiyorum ama konuşmak istiyorum. Adına nazlı diyesim geliyor. Neden öyle diyesim geliyor, onu da bilmiyorum, öyle diyesim geliyor.

Ama yok… onunla ilgili düşündüklerim… Söylenmez şimdi…

İki milyar üç yüz elli iki milyon üç yüz elli iki bin üç yüz elli iki kere dolaşılmış bir galaktik yörünge düzleminin kara deliğe yakalanma ihtimali… Evet ve beynimizin düşüncelerinde bir  indirgemecilik eğilimi…

Bu durumda varoluşun bir karekökü olabilir mi?

Ben… Onu düşünmekten utanıyorum… Düşünüce çünkü… Düşüncelerim tenine değiyor gibi oluyor…

Ayaklarım yerden kesiliyor ve galaksinin köşesinde bekleyen hain kara deliğin ışığı yutuşu gibi bir ayıp üzerime çörekleniyor.

Zaten üzerime bir o çöreklenmiyor.

Gece olunca … Karanlık bütün isimleri yutarak bana geliyor.

İsimleri yutmak ne demek açıklayamam.. Çünkü o zaman bütün yüzler birbirine benziyor. Siyah gözlüklerinin bile gizleyemediği, kısa hançerler gibi çekik gözleriyle, siyah elbiseli  Japonlar, bahçeden sökün ediyor. Hayır tek bir ağaç gölgesinden çıksalar belki oyunumun lazer topuyla hepsini  indiririm.. Ama engelleri aşıp geliyorlar. Sırtlarından kılıçlar çıkarıyorlar.

Beni istiyorlar biliyorum. Çünkü onarlın firmasın rakip bir program yazdım. Evreni ters döndürecek bir program yazdım!

Bakkal Ahmet Amca’nın dükkânının önünden ne zamandır geçemiyorum, ona çok borcum vardı, acaba annem ödemiş midir? Ya o? Annemden saklı bira içtiğimi ona söylemiş midir? Bunu düşününce daha da korkuyorum. Hayır elbette annem öfkeli biri değildir.

Biliyorum, benim iyiliğimi istiyor. Sırf onun için odamdaki Bruce Lee posterlerini kaldırdı, sırf, korkmayayım diye… Sırf… Sırf niye hakikaten? Yoksa aslında Bruce Lee’yi mi sevmiyordu? Halbuki ben Bruce Lee seyredince korkum geçiyor. O zaman eli kılıçlı Japon’lardan korkmuyorum! Bir filminde kılıçlı adamı çıplak elleriyle yenmişti. Ben de yapabilirim, biliyorum!

Ama… Hemşireler beni bırakmıyor. Halbuli hiç birine zarar vermedim. Aslında hepsini seviyorum. Tombul Necla Abla çok neşeli… Sıska Burcu biraz hesaplı ama gene de iyi sayılır. Bücür Nergiz çok havalı… Ben Nazlı’yı hep bir hemşire olarak hayal ediyorum… Ha! Unutmadan söyleyeyim, onu hemşire olarak hayal edince de korkum biraz geçiyor.

Onu düşününce… Sanki başımı dizlerine koyuyorum.. O beyaz elbisesiyle beni koruyor.. O beyaz giyince gecenin karası kenarda duruyor. Gecenin karası kenarda durunca Japon’lar da geride duruyor.

Ben hep geride kaldım aslında… Bütün fizik sorularını doğru yaptım ÖSS’de… ÖSS bir Japon gizli örgütü gibi göründü nedense? Japon’lar kötü^inanlar değiller elbette ama.. Mutlaka biri benim uzay projemi duymuş olmalı! Biri mutlaka Galaksiyi ters döndürecek algoritmayı yazdığımı duymuş olmalı! Basri söylemiştir garanti! Ağzında bakla ıslanmaz zaten onun! Ya sana ne arkadaşım, benim astrofizik kuramlarımdan?! Git kız tavla, tavla, okey oyna!

Ben sana soruyor muyum, eski Bentderesi’nde ne yapıyorsun diye?

Gökyüzüne seksen sekiz bininci kere baktım. Sanırım yıldızlardan biri kaymış! Bu garanti Japon’ların işdiir! Eminim şu anda da beni dinliyorlardır. Eş rezonans eğrileri kuramımı çaldıkları yetmiyor gibi ir de düşüncelerime sondaj yapıyorlar! İki kere beş bin altı yüz elli iki! İşte bu! İşte görünmeden  hava sahamzıdan nasıl geçtiklerini sırı bu! Yoksa bizim kahraman pilotlarımız onları yere sererdi! Ama Sparow füzeleri artık eskidi! Ve işin kötüsü, bunu Japon’lar da biliyor!

Nazlı burada olsaydı, Nazlı burada olsaydı, Nazlı burada olsaydı, Nazlı burada olsaydı, Nazlı burada olsaydı, Nazlı burada olsaydı, Nazlı burada olsaydı, Nazlı burada olsaydı, Nazlı burada olsaydı, Nazlı burada olsaydı, Nazlı burada olsaydı, Nazlı burada olsaydı, Nazlı burada olsaydı…

Merak etme Nazlı, adını saklıyorum… Adını bilmelerine imkân yok! O kılıçlarla doğrasalar da beni, adını söylemeyeceğim onlara. Beni nasıl iyileştirdiğini söylemeyeceğim!

Ah! Gene o karanlık oyuyor beynimi. Burgu gibi bir karanlık bu! Çaresizim. Ah! Başım nasıl ağrıyor! Belki Japonlar beni baş ağrılarımdan kurtarmak için geliyorlardır? Belki.. Kafamı kestiklerinde başımın ağrısı geçer? Elbette geçer! Bilincim kesintisiz olduğuna göre?

Gene de… Ahhh! Nasıl ağrıyor başım nasıl! Bu gece kim nöbetçi? Necla Abla olsa bana istediğim kadar ağrı kesici verirdi. Ahh1 bu baş ağrısı! Beynim.. Aaaah1 karanlık işte ben böyle zayıfladığımda giriyor  kafamın içine.. Beynimin bütün kıvrımlarını zift gibi dolduruyor! Düşüncelerimi boğuyor! Bütün adları kaybediyorum… Konuşmak isti.. Konuş… Ko…

Nazlı, Nazlı, Nazlı, Nazlı, Nazlı…

Bü… keli… ben… ne… All… ?

Kapı hızla açıldı.. Hemşire bankosunun  eskimiş sarı ışığı açık kapıdan odaya doldu. Hemşire, pijamasının yakasını açtı,  bir sakinleştirici iğne yaptı.

-          Senin bu baş ağrın, ah senin bu baş ağrın Kudret! Kim o kız bir bilsem… Eversek de kurtulsak mı senden nedir, bilmem ki?

“ Necla Ablaymış… Çok tatlı kadınsın sen Necla Abla.. Bak… kelimler geri döndü.. gerçi buharlaşıyorlar gibi amma…”

….

Gözünün önünden beyaz bir kız tebessümü geçti, ayakları bir kere daha yerden kesildi… Sanki beyaz bir kızın dizlerinde yatıyordu…

Afşar ÇELİK 02/02/2010 VAN

Ümmü, konuşmadı bir müddet. Avuçlarının içindeki soğuk eli öpüp alnına koydu. “Kim anlatıcek gari bana onu Hatça’m, bacım, ahretliğim? Kim anlatıverecek gari onun hikayelerini bana?”

Tüfek takırtısı bir  ses bölüverdi suskunluğunu.  Görmeden bilivermiş gibi yüreği hop etti.

….

On beşinde vardı, yoktu. Hocaların  Basri ağılı basıp da davarları yağmalamaya yeltendiğinde, Basri’nin karnını saçmayla doldurduğunda.

Susardı, kendi halindeydi ya kimse ihtimal vermemişti böyle bir iş yapacağına.

Basri yerde kıvranırken o, omzuna tüfeğini, fişekliğini asmış, arkasına bile bakmadan dönüp gitmişti.

….

-          Sana ne oluyor gı?

-          Ne olmuş ki bana?

-          Gene daldın gettin?

-          Ha? Bilmiyom… Dalmış mıyım?

-          Hem de ne dalmak… Ben biliyom senin aklının nerede olduğunu…

-          Ne deyon sen be?

-          Senin aklın Dirmil yanda…

-          Ne deyon sen be?!

-          Gızım… Senin aklın Mustafa’dan yanda…

-          Sus! Bi çakıcen bak şimdi, töbossun! Ne deyor ya! Deli min  gızım sen?

-          Deyolar kı Dirmil yanda Finikeden birini vurmuş. Eşkıyaymış herif. Altı tane de admı varmış yanında ya nafile. Seninkisi canavar gibi dönüvemiş etraflarında bunların. Dediklerine göre son adamı da ölünce bu Finikeli yalvarası olmuş…

O sırada Ümmü’nin gözünde bir yayla canlanıyordu. Bir elinde mavzeri, burma bıyıklı bir genç adam uçurumlara kanat germiş ovaları süzüyordu. Muhtemelen adamın içine  yaylaların bütün nefesi doluyordu,  çamların, mazıların kokusu doluyordu.  Adam gözlerini kapatıyor, kokuyu içine çekiyordu.  Erkek göğsü gurbete karşı, kalleşliğe karşı gerneşiyordu. Ümmü bir an… Başını o göğse dayamayı, o göğsün içinde çırpınan kalbin sesini işitmeyi hayal etti. Elleri yanmış gibi  ellerini suya soktu. Sonra soğuk suyu yüzüne çarptı.

-          Sen beni dinliyon mu gı?

-          Ha? Dinliyom, dinliyom…

-          Biliyom ben senin nasıl dinlediğini. Ah bacım, ahretliğim… “Yakışıyor mu?” deyecen, demeyom. Gönlün yaraşığı sevdiğidir,i ben biliyom, bilme min? Emme… O bura döner mi  bacım gari? Dönse ne etçen? Seni evericekler.

Ümmü bunu işittiğinde yekiniverdi, arkadaşı kolundan tuttu.

-          Gitme anam.. Dur.. Biliyom.. Biliyom ya n’etçen? Sen de mavzeri guşanıp yanına mı varıvecen?

-          Yaparım, yemin ossun!

Gözlerinde  bir kurt öfkesi çakmıştı ki bakabilene aşk olsun… Arkadaşı, Ümmü’nün yüzünü okşadı.

-          Çocukken sen kızdın mıydı ben senin yüzünü okşardım, sarmaşıverirdim, hatırlıyon mu?

Ümmü başını öne eğdi:

-          Hatırlıyom, Hatçe’m, hatırlamam mı?

-          -Hah! Sen o zaman nasıl duruverirdin, onu da hatırlıyon mu?

-          Hatırlıyom, Hatçe’m, hatırlıyom bacım…

-          Etme guzum… Ben biliyon senin yaranı ya, etme sen… Hangımız öyle sevdiğimize varıvemişiz desen gubarıp durusun böyle? Allah bizi bacı etmiş, ahretlik etmiş birbrimize.. Niye etmiş? Gönlümüzün sızısını paylaşalım deye. Ellerin bilmediğini bilelim de muhannete rüsva olmayalım deye…

-          Hatçe… Ben başkasını sevemen gari!

-          Sevmecen, ben de bilip dururum ya deli gız! Bilme min? Sevmecen amma n’etçen başka bir herifin goynuna girecen!

-          Girmecem!

-          A guzum!

Gene yüzünü tuttu Ümmü’nün. Alnını alnına dayadı. Ümmü’nün içindeki yalnızlık, çaresizlik erir gibi oldu.

-          A gınalı guzum! Garı dediğin analık etmeli. Çor çoucuk olcek ki bu ova bu yurt şenlensin de mi?

-          İstemeyon ben öyle şenliği!

-          Öyle deme! Boynuna bir sarmaşıvediler mi, her şeycikleri unutursun bak!

-          Neyi unutçen, Hatça’m neyi unutçen ben?

-          Unutmazsın biliyom ya… Her yıl bi şeyler anladıveriyolar işitiyon mu ?

-          İşitsem n’olcek Hatça?

Ümmü ahretliğinin boynuna sarılverdi, çocukluğundaki gibi.. Yüzünü Hatice’nin yazmasına gömdü, ağladı.

-          Ağla guzum, ağla… Böyle olcek gari… Sen merak etme… Ben işittikçe gelip anlatçen sana onun kikayesini. Her yıl anlatıcen. Hangi dağda hangi  cavırın dölünü yere sermiş, hangi   canavarın garnını deşmiş, bir bir anlatıcen.

Bu sefer, Ümmü tuttu, Hatice’nin yüzünü, alnını alnına dayadı. Göz yaşları dinmemişken gülerek:

-          Anlatırsın demi Hatça’m?

-          Anlatma mın gı! Anlatırım elbet!

Bir kere daha sarıldılar birbirlerine, çocukluklarının son çoşkusuyla.

….

Avuçlarının içindeki soğuk eli bırakmadı.

“ Teyzem, teyzem, diye başıma dönüveyolar  çocuklar Hatça’m.  Guzularım, sarmaşıveyolar boynuma, biliyon mu? Bilme min gı? Hepsi elime doğmadılar mı? Bizim  sıpalar da yanıp durular, sen olmasan nerden biliverilerdi gı sevmeyi filen? Bak nasıl  civildeşip duru torunlar, işidiyon mu? Ne bilsinler ölümü filen? Gelip bakıyolar, ecik korkup  gaçıveyolar, bahçaya inince de unuduveyolar.

Sen hakkat doğru demişsin bacım… Çor çocuk olmalıymış bu yurtta. Bak nasıl güvencim geliyor senin oğlanları görünce. Benim hayırsızları n’etçen? Babalarına çektiler. Aman iyi olsunlar, kendilerine.

Emme bacım. Ah güzel bacım, ah ahretliğim… Sen yoksun ya şincik. Kim anladıverecek bana o hikayeleri? Kim anlecek yüreğimin sızısını?  İçim arı oğlu gibi uğuldarken kim gelip ferahlatçek içimi?

Biliyon mu? Ben biliyordum sen onları uyduruverirsin… Ben öyle deyordum gendi gendime. Kim bilir hangırıya yerleşmiştir, gaç çocuğu olmuştur deye… Emme sen.. Sen her yıl anladıvedin onun hikayelerini. Sen heç  vazcaymadın gı! Sanki… Önce gülüşüp duruduk hatırlıyon mu? Edepsizlikti ya bize göre.. Sanki öyle girivermiş gibi gelirdi yanımıza. Sanki elimden tutuverecekmiş de kaçırıverecek gibi… Ne utanırdım sen anlatırken, biliyon mu? Bilme mim? Bilirsin elbet… Sonradan sonraya.. O da yaşlandı de mi? Amma.. Sen.. Ah bacım! Gınalı guzum1 heç halel getirmedin onun yiğitliğine. Kurdu, itlerin maskarası etmedin heç! Sen ne mübarek kadındın Hatça’m, ahretliğim! Kırk yıl anlattın bana ya…   Gene de beni inandırdın. Ben ki hep onun yanı sıra savruldum. Sen anlattıkça ısırganlar daladı bacaklarımı, ellerimi. Sen anlattık sıra pıtraklar doldu saçlarıma, aldırmadım. Sen anlattık sıra  ben onunla yaralandım. Baş eğmez, bükülmez yatağan gibi çakıverdiğini bilip durdum. Kendi kendime dedim ki… “Bir sevdiği var ısa o ben olmalıyım!”… Sen anlardın ta çocukluktan be guzum! Bilirdin ya ben ona nasıl bakardım. O bir kere güldüydü ya benden yana bakıp! Ben o vakıt bildim ki odur benim  yazım…  Kendi gelmedi emme. Sen getirdin onu bacım… Hay yattığın yerde rahat uyuyasın! Rahmetlere batasın! Benim sevdamı, sırrımı ele vermeden taşıdın, seni de melâike, sırtında cennete taşısın!

 Bitti mi gari o hikayeler? Benim de mi sıram geldi, diyon?

O sırada avludaki âni sessizlik buz gibi döküldü başından aşağıya. Rüzgâr bile yana çekildi. Kapı başını eğip gıcırdadı. Sanki… Cümlenin ruhunun arasına gömgök bir kurt daldı…  Herkes, saçlarına, burma bıyıklarına kar düşmüş, ardıç serliğinde  bir adama bakıp bir müddet yerine çakıldı.

Görmeden bilivermenin ürpertisiyle, o soğuk eli bir kere daha öptü.

Yüzünde kırk birinci hikayesini anlatmış gibi bir tebessümle yatan ahretliğine son bir kara bakıp gençliğin söğüt dalı asiliğiyle yekindi, kalktı. Açık pencereden aşağı baktı.

Bakışları, hikâyelerini ardı sıra sürükleyip gelmiş bir kurdun bakışlarıyla çakıştı.

Yaz ortası kuru sıcak vurmuştu yaylayı…

Ardıçın dibinde çöküverip kaldı Yusuf Çavuş. Eşeler Dağı’nın moru solmuş gibiydi nedense. “Kahpa ömür sen solmadın mı len?”

Hatırladıkça kalbi sıkışıyordu. Kalbi sıkıştıkça utanıyordu. Kurttan, kuştan, yalınkılıç ardıçtan utanıyordu.

Darlanıyordu da ses vermiyordu kayalar. “N’etçen len bu yaştan kelli?”

Güneş de vazgeçmişti de o geçmemişti inadından…

Yel bile serinletmiyordu bağrını… Gönlünün kıyıcığında kalkıp gidivermek arzusu kıpırdanıp duruyordu ya?

“Galk yörü!  Galk gari! Durmayınan olmaz!”  Yekindi, kalktı.

Köye varıncaya kadar ufukta akşamın yorgunluğu mor çizgilerle belirdi. Sonra bir tez canlı, alaca kanatlı ezan kanatlandı minareden… Bezgin adımlarla camiye ilerleyen  yaşıtlarının yanından  dimdik yürüyüp gitti… Canları bedenlerine yük olmuş adamların kınayan bakışları, dermansız pıtraklar gibi yapıştı paçalarına ancak…

Bir dönüşün eli sıktı haylazca bu sefer yüreğini, aldırmadı. Gülümsedi.

….

Öğle üzeri ışıkları, taptaze bir şımarıklıkla camlardan odaya doluyor, beyaz badanalardan sekip odayı  şenlendiriyordu.

-          Ben bilmeyon gari Elif…

-          …

-          Desene sen de bi şey gı!

-          ….

-          Yemin olsun, evvelden de böyleydin sen… Gızıcek çocuklar biliyom ben… Ama ne diyen? Gınayacak çocuklar, biliyon ben… Gızarlarsa gızsınlar be!

-          ….

Elif ellerini, nasırlı, çatlamış, gençliği yaylâ rüzgârında eprimiş ellerini birbirine sardı. Sanki açıverse ellerini yüreğinin bütün sırları uçuverecekmiş gibi yumdu avuçlarını.

-          Ne edelim Elif? Sen de gari! Sen de, ne edelim bu yaştan sonra, iki dul? Bu yaştan sonra?…

O vakit Elif başını kaldırdı. Başını umulmadık bir bayrak gibi  kaldırdı, başını bir doru kısrak gibi kaldırdı. Gözlerinde,  bir yalın demir şavkı parladı… Söndüyse de Yusuf Çavuş’un yüreğine de od düşürdü.

-          Demek bu yaştan sonra Yusuf Çavış? Varıversen sene garı mı yok da? N’etçen ben gibi elin dulunu? Bu yaştan sonra de mi, bu yaştan sonra…

-          ….

Yusuf Çavuş ki içinin yarası ile yaralı yüzünü eğdi. Sustu. Elif konuşmadı, gözlerini de ayırmadı üzerinden Yusuf Çavuş’un…

“ Deli adam! Hep deliydin ya sen! Aklın sıra bakmazdın benden yana… Bilmiyom mu ben? Bilme min heç? Gadın gısmısı bilir, bilir elbet emme susar! Sen gedip de vardığında o sarı gıza… Şurama cız diye oturdu emme… Eğ şimdi böyle yüzünü, arın olsun…”

Yusuf Çavuş konuşacak oldu… Çekilmiş kama gibi sivri dili, kınında oturdu kaldı, çıkmadı, inat etti. “ Sus gari su! Ömründe bir kere sus! Bi dinle bakalım! Senin konuşmaya yüzün mü var?  Tamam… Harama  döndüğün olmamıştır da… Görmüyon mu nasıl bakar sana?  Bak hele bak! Atına, devesine, yemenisine, ocaktaki odununa bakar gibi bakar… Yani nasıl bakar?..”

Yusuf Çavuş, gözlerini yumdu… Bütün sözleri işitilecekmiş gibi gözlerini yumdu. Daha fazla düşünmemek için gözlerini yumdu. Ellerini de yumdu, gözleri sıra…

“ Ne olacaksa olsun be!”

Üstü yaradan bereden geçilmeyen başını kaldırıverdi. Gözlerini açtı, evinin kapılarını açar gibi.

O zaman gördü Elif’in gözlerini… Görmesi ile bir çığlık sökün etti ta kalbinden, eliyle ancak kapatabildi ağzını.

Elif güldü…

Yusuf çavuş sağa sola baktı… “ Ne ediyon oğlum sen? Ne ediyon! Akın başında mı len senin!?”

Elif bakışlarını çekmedi üzerinden. Dedeler’de su içer gibi baktı Yusuf Çavuş’un yüzüne… Sanki hiç görmemiş, bilmemiş gibi baktı, baktı… Çocuk Elif gibi baktı, kız Elif gibi baktı… gelin Elif gibi baktı ki ardıçlı  yamaçların pusu gibi bir pus vardı o bakışın içinde…

“ Ya deli adam! Ya deli Yörük! Ya deli oğlan! Ben sana.. Ah bilsen.. Ben sana nasıl bakarım?… Ben sana çeyiz sandığıma bakar gibi bakarım.. Elimin değmesiyle kararmış sandığıma bakar  gibi bakarım… Ne yapayım? Günah mıdır, bilmem gari ama…. Tüten ocağıma bakar gibi bakarım… Ben sana ocağımın isine bakar gibi bakarım. Ben sana, evimin saçağındaki kırlangıçlara bakar gibi bakarım. Onlar öyle gidiverir ya, göçer ya… Tutamazsın.. “Kal!” desen de kalmazlar, uçarlar… Nereye giderler onu da soramazsın. Umursamazlar, uçarlar. Bilirsin ki gönülleri uçmaktadır, bilirsin ki senden gayrı ocakları da  görürler, senin  sıvandan gayrı sıvalara da değerler… Gene de beklersin, beklersin, beklersin. N’etçen beklemesen? Sonra… Geliverirler.. “Neredeydiniz?” diye de soramazsın… Gelirler saçağının altına konarlar. Kovamazsın… Hasretin küllenir ama söndüremezsin. Yüreğinin şuracığında saklarsın, söyleyemezsin… İnsan niye sever bir kırlangıcı, bilemezsin…”

Yusuf  Çavuş gene yumdu gözlerini sıktı çenesini. İnsan ağlamamak için sıkar mı  çenesini?.

“ Bakma bana gı! Bakma öyle! Öyle bakılmaz gı! Ben senin neyinim de öyle bakıyon? Sahabım mısın? Sen öyle bakınca.. Elim ayağım kesiliyor, bakma  gari! Yemin olsun… Yemin olsun şimdi.. Boğazıma bıçağı çalsan, Ali Bey  gayasından aşağı atsan… Sesim çıkmaz, kılım kıpraşmaz… Ya deli gız! Ben senden utanırdım da bakamazdım, senden yana! Ya ben sana görünmek için gubarırdım… Gene de bakamazdım. Baksam yanacağım sanırdım. Baksam, yüzünde izi kalır da rüsva olacağız sanırdım… Ya ben niye gaçtım sanırdın? İyi ki sustun… İyi ki ağlamadın… Sen bilir misin kırlangıçlar nereye uçar? Onlar, kışa doğru her evin sevdasından kaçar. Aklıma nereden geldiyse kırlangıç? Ama öyle işte… Onlar  gider de sevdaları gitmez, hep içlerinde kalır. Sonra çıkıp geliverirler. “Neredeydiniz?” diye soramazsın, istesen de kovamazsın.”

Yekiniverdi, kalktı bir hışımla, sırtını döndü, kapıya yürüdü.

-          Ben gidiyom!

-           Sağlıcağınan git…

“Gel” diyemedi Elif… “ Şimdiye gadar dememişim, şimdiden sonra… Ben deyemem gel diye… İsterim de diyemem… Kırlangıca “gel” denmez.”

Yusuf Çavuş arkasını dönmeden seslendi.

-          Ben… Bağa gitçen…

-          Git…

Arkasını dönüverse, görecekti Elif’in sedefli bir sandıkta saklanmış, sararmış,oyalı tebessümünü. Arkasını dönüverse, gösterecekti gözlerinden sızan hüznünü. Belki fark etti  belki de etmedi, sesinin titrediğini…

Susmanın en yaslı günündeydiler…

 

Dudakları perçinliydi…

 

Ne   yalın bir yalnızlıktı ki yanı başlarındaki, odaya dağılmışlardı.

 

Ne  erkek kadının dizlerini görüyordu, ne kadın erkeğin ellerini.

 

Dizler ellere yabancılaşmıştı.

 

Susmanın en paslı günündeydiler, bu sebepten dilleri acılaşmıştı.

 

“Hani…” diyecek oldu kadın… Ürkek çocuklar gibi bazen… Bazen yaramaz çocuklar gibi sığınır hatıralar bir “haninin” eteklerinin ardına…

 

O anda bütün “hanilerin” zembereği boşalmıştı. Artık zaman, ne erkeğin ellerini ne kadının beyaz dizlerini tutturabiliyordu bir haninin satırbaşına.

 

Güneş rendelenerek batıyordu. Sanki onlardan yana bakamıyordu.

 

İkisi de odanın ışığını açmadı. Yüzlerdeki gölgeleri derinleşti ama yabancılıkları gizlenemedi…

 

Kadın bir memesi alınmış, kesilip alınmış, alınıp da çöpe atılmış gibi elini sinesine kapattı. Artık utanıyordu erkeğin ellerinden.

 

Erkeğin gözleri yere kapaklandı. Ne diyeceklerdi kadının beyaz dizlerine şu andan sonra?

 

Onların hikâyesinde sözlerin sandığı boşalmıştı. Kelimeler kalp metelikler gibi ortalığa saçılmıştı. Kadın artık onlardan medet umamıyordu. Kelimelerinin  alıcısı değildi artık karşısındaki adam. Oysa… Önce kelimelerini sevmişti adamın…

 

Kadim bir aşkın yankısı gibi dinlemişti ondan kelimeleri… Oysa artık kelimelere inanmıyordu adam…

 

Susmanın en puslu günündeydiler.

 

Kelimesizlik, aralarında katılaşmıştı.

 

Adamın gözleri ne ser veriyordu ne sır. Adamın gözleri yere  saplanmış, bütün anlamları reddediyordu. Kadın elini sinesinden çekmiyordu. Utandığındandı belki.. Belki kalbini ısıtıyordu, donacağından korkarak…

 

Akşam, çamurlu bir morla boyuyordu tavanı…

 

Hâlâ ışığı açmamışlardı. Karanlıkta yok olup gideceklerini sanıyorlardı.

 

Kadın gözlerini yumdu. Yorgun elini altındaki kalbinin yorulmasını dinledi…

 

Bekledi, bekledi.

Önce ikircikli ve ürkek topuk sesleri ve ardından düşen bir kapı dilinin tıkırtısıyla kendine geldi…

 

 

 

 

 

 


Yağmur sanki iliklerine işlemişti… Ve bu bile başlı başına bir sondu onun hikâyesi için…
….
Bacakları tutmuyordu, parmakları uyuşmuştu. Elindeki son pensi de iki saat önce harcamıştı ve karnı, müstakbel bir açlığın dürtmesiyle şimdiden gurulduyordu.
Belki açlık belki soğuk ve belki hepsi birden üzerine çullanıyordu.
İçinden ağlamak geliyordu. Göz kapaklarından nemli kırgınlık sızıyordu.
Çınarlar yorgundu ve Trafalgar’da sular durgundu. Sirenler, yunuslar ve Neptün, bomboş bakıyorlardı. Neptün hakkında hiç iyi şeyler düşünmüyordu. Meydandaki havuzlarda herhangi bir Neptün’ün oturup oturmadığını da bilmiyordu. Kalın bir cehalet zincirinin ağırlığını halka halka boynunda hissediyordu.
Sırtı ve boynu ağrıyordu. Dudaklarını ısırmaya dahi gücü yetmiyordu.
Eskiz defterinin sayfaları, kara parmak izleriyle doluydu ve o, defteri ancak bunların doldurabildiğini düşünüyordu. Sayfaları teker teker yırtıp savurmak istiyordu, hemen sonra yakıcı bir pişmanlığın yakın temasıyla irkilip vazgeçiyordu.
İşin kötüsü meydanda, akan bir çeşme bile yoktu!
Başını öne eğdi, ellerinin arasına aldı. Çünkü başını emanet edecek daha iyi bir yer bulamıyordu.
Yapraklar, arkalarından yetişemediğimiz yıllar kadar tez sararmıştı ve caddeleri umursamazca örtüyordu.
Kendini nasıl böyle yaşlı hissettiğine şaşıyordu.
Sağ eliyle şakaklarını ovdu, uzayıp birbirine girmiş kaşlarını düzeltti.
Gözlerini yumdu, sonra parmaklarıyla dudaklarına dokundu; utanan insanların ağızlarını kapamak istedikleri gibi… Veya… Dudaklarını parmaklarıyla görmek istediği için… Nedendir bilinmez ama öylece durdu, durdu…
Sonra kendisi bile fark edemeden defterine uzandı. Defterin ucunu sağ dizine koydu diğer ucunu sol eliyle tuttu.
Kendine geldiğine yerdeki yaprakları çiziyordu. Göz yoran, akılsızca bir dağınıklıkla giyinmiş, lekelenmiş sarılıkları, nemli yüzleriyle yapraklar, ararlındaki gölgeleriyle endişeli idi… Belki buna yorgun demek daha doğru olurdu. Belki kendi yüzünün bir aksini bulmayı ümit ediyordu, savrulmuş yaprakların arasında. Ne olursa olsun, kalemi, o savrukluğun gölgelerinin izini sürüyor ve ışıksızlığı kâğıda oyarak, deftere yeni sonbahar yaprakları döküyordu. Damarlarında neyin aktığını bilmiyordu, artık üşümüyor gibiydi. Ta kibir rüzgâr yaprakları önünden süpürünceye kadar… Bir daha, defterini parçalamak istedi. Defterini kenara koydu. Gözlerini kapattı ve ölmeye uyumak istedi. O anda ölüverse ve vücudu sonbahara yapraklarına dönüşüp rüzgârla savrulsa… Belki o zaman ruhunun göğsünde nihayetsiz bir serinlik hissedebilirdi.
“Ölüm ağır bir uyku mudur? Keşke öyle olsa..”
Başı öne düşmek üzereyken… Göz kapaklarının arasından sezdiği bir karaltıyla irkildi. Yanında beliriveren bir kadını fark edince yerinden sıçradı. Kadın mütebessim, güvenli ve samimiyetle konuştu. Sanki lüzumlu bütün protokolleri yüz yıl evvelden yerine getirmişler ve belki bir bahçe komşusuyla konuşur gibi konuştu. Gözlerini defterden ayırmadan:
- İyi… gayet iyi… Gençlerin çalışma azmini hep sevmişimdir.
Kadının yüzünden önce elbisesi, dikkatini çekti. Şehirde ancak bazı balolarda görülebilecek uzun ve siyah bir elbise giyiyordu. Yakasındaki beyaz fırfırlar, örttükleri sinenin beyazlığını daha da güzelleştiriyordu. Bir kırmızı yapma çiçek takmıştı sol yakasına. Belki gülünç bulmalıydı bunu ama bulamadı. Kadın gene gözünü defterden ayırmadan… kadın ellerini ancak o, defterine uzandığında fark edebildi.
Parmaklarında çalışmanın nasırlı pembeliği ve bulutlu gökler altında yaşamanın solukluğu vardı. Parmakları güçlü ve becerikli görünüyordu, uzundular…
Kadın, sayfaları özenle çeviriyordu ama eskizlere bakarken gözlerinden bir ihtirasın kıvılcımları fışkırıyordu.
Elinde olmadan bir, iki adım geri çekildi. Önce, bunu kadından ürktüğü için yaptığını zannetti.
Ama sonra… Sonra kadını bütünüyle görmek için yaptığını fark etti.
Üst üste yutkundu, hem nefes alabilmek için hem de kadının gerçek olduğuna inanabilmek için…
Çünkü kadının renkli gözleri ki öyle olmalıydılar onun emeğinin ve ilhamının üzerinde geziniyordu. Çünkü o gözler bir sevgiliye bakar gibi bakıyordu. Bir kadında bu ihtirası görmek hayatında ilk defa içini acımasızca yakıyordu.
Kadının bakışları eskizlerinden ta içine uzanıyordu. Ve şimdi ona şöyle söylüyordu:”Anlıyorum…”
Bu cümle kafasında belirdiğinde… Kafasında bir güneş gibi aniden belirdiğinde dizlerinin bağı çözüldü.
Bundan utanmadı, utanmanın kapıları çoktan kırılmıştı. Kendini çırılçıplak hissediyordu ki kadının renkli gözleri, kadının içlerinde denizlerin yosunlarının mı çalkalandığını yoksa derin gölgeli ormanların yeşilinin mi salındığı anlaşılamayan renkli gözleri, üzerinde çakıldı, kaldı.
- Sizin, değil mi? Elindeki eskiz defterini göstererek…
Nefes almaya gücü ancak yeterken başını sallayarak evetledi.
- Muhteşem! Genç beyefendi… Çok az sanatçıda rastladığım bir güç var desenlerinizde. Hayır! İltifat etmiyorum1 İltifatı sevmem!
Köşeli çenesindeki sertlik ve küçük ağzıyla zaten bunu ifade ediyordu. Gözleri, dikkatin ve ihtirasın parlama anlarında, büyüyüveren ve masalların dehşetine açılan pencereler gibi berrak ve iriydi.
- Ama… Amalar bir yanı körelmiş kalleş bıçaklar gibidir… resimleriniz ümitsizliğin kamçısıyla lekelenmiş, neden?
Sorusuna bir cevap beklemiyor gibiydi.
- Dedim ya iltifatı sevmem! Ben bir demiryolcu çocuğuyum ve babam demir gibi bir adamdı. Öyle ki beş kardeşin her birini rayları, traversleri sever gibi severdi. O yüzden iltifatın şekilsiz ve değişken haline hiç ısınamadım. İnsan iki türlü öğrenir: ya ümitle mücadele ederek veya teslim olarak… Ama ikincisi daima insanı yok eder, inanın.
O küçük, ilk bakışta asabî ve biraz da ürkütücü ağzı ilk defa bir tebessümle aydınlattı yüzünü.
Renkli gözlerinde sığ suların yakamozları parıldadı ki onlar karanlık yaz gecelerinde ortaya çıkıveren sabırsız deniz perilerinin ışıklı ruhlarıdır.
Yürüyüp bir kuğu gibi süzülerek ve elbisesinin siyahını kuzgunî bir vahşetle sürükleyerek yanına geldi, diz çöktü.
Ellerini, nasırlı, beyaz ellerinin arasına aldı, okşadı. Sonra sağ eliyle yüzünü okşadı.
- Ümitsizlik bir rüyadır, çocuğum… Bizi gerçek olduğuna inandırmaya çalışan bir rüya… Buna inan…Ellerimde tuttuğum ellerindir tek hakikat ve mütemadiyen onlarla yaratılan… Onun için silkin, ölürken bile kalk, gözlerini kapat, ruhunu aç, yaprakları işit ve uyan, uyan, uyan.
….
- Uyanın! Uyanın bayım!
Bir galeri görevlisi onu kendine getirmeye çalışırken, onun istediği tek şey, görevlinin, köşedeki portreyle arasından çekilmesiydi.
….
Gördüğü rüyayı boş iyimserliklerin çöp kutusuna atmış ve çoktan unutmuştu, Millî Portre Galerisi’ne girdiğinde. Bir daha asla görülemeyecek bir güzelliğin izlerini ümitsizlikle silmek herhalde en akıllıca işti. Genellikle parasız oldukları için büyük galerileri sevdiğini söylerdi ama aslında resmin her zaman gönlünü teselli ettiğini bildiğinden o yağmurlu günde kapağı buraya atmıştı.
Belki asla satamayacağı resimleri kaçıncı defadır sunmanın yorgunluğuyla girdiği galeride köşedeki bir kadın portresiyle karşılaştığında kendinden geçmişti. Kadın, küçük ağzında saklı bir tebessümle ve solgun beyaz yüzünün bütün asaletiyle, renkli gözlerini ona dikmişti sanki…

Nereye Böyle?

-          Korkma madam, bir şey yok!

….

 

-          Özgür bir ülkede yaşamak istiyor musun, istemiyor musun?

-          Elbette istiyorum!

-          Halkının güvenini kazanmak istiyor musun peki!

-          Her şeyden çok!

-          Güzel… Bu dava için kaçımızın öldüğünün bir önemi yok tamam mı?

-          Tamam!

-          Bunu yaparken emin olmanı istiyorum senden…

-          Eminim!

….

O gece tuhaf bir serinlik hissediyordu vücudunda… Kirli sakallarında bir zafer kımıltısı geziniyor gibiydi. Tükürür gibi telâffuz ettiği bütün “k” harflerini birer mermi haline getirmek istiyordu. Sonra kendine güvenerek dolaşan, bu toprakları kendilerinin sana  bütün o işgalcilerin kulaklarına sıkmak….

Biri sanki kulağına fısıldıyordu.. Önceleri ürküyordu bundan…

Gece çökünce, ışıklar sönünce… Odayı dolduran ekşi ter  ve ayak kokuları arasında kendini bir tür ilâh gibi hissediyordu. Esmer tükürükler tanrısıydı kendisi!

“ Önderliğin isteği bu doğrultuda!” Ve karşı konulamaz emirlerin ileticisi! Önderliğin  tartışmasız temsilcisi! Ve hayatların mutlak egemeni!

Üç gün sonra bir çocuğu “göreve” yolayacaktı… “Görev”… Ne karşı durulamaz bir kelimeydi!

Buna rağmen onu huzursuz eden şeyler oluyordu…

Gene fısıltılar geçiyordu kulağının dibinden… Neden artmıştı bu fısıltılar son zamanlarda?  Önce birilerine bahsetmek istedi.. Sonra, kalın kaşların altındaki  kıyıcı gölgelere saklanmış gözlerdeki tanıdık hırçınlığı görünce vazgeçti! Oysa o bakışlar şehirlerde ne çok işine yararlardı…

İşte şimdi, bakışlarının küçük elçisi, özgürlüğün ölüm dansına adım atacaktı üç gün sonra! Ve onu oraya gönderecek olan kendisiydi, bir başkası değil…

“ Güzel değil mi?”

-          Kim? Kim var orada? Kampa nasıl geldin! Kimsin! Parolayı söyle!

“Parola: Fırtına…”

-          Nasıl? Sen nasıl biliyorsun parolayı:?

“Ben çok şey bilirim..”

-          Bana bak! Nereye saklandınsa çık ortaya! Anam avradım olsun karnını deşerim!

“ Biliyorum, yaparsın… Pusuya düşürdüğün o askerlere yaptığın gibi değil mi?”

-          Lan sen kim oluyorsun? Onlar düşmandı lan!

“Bana anlatma, ben senin tarafındayım!”

-          Öyleyse yüzünü göster!

“Şimdilik görmesen daha iyi… Miden kaldıramayabilir…”

-          Ben kaç askerin karnını mermiyle doldurmuşum!

“ Biliyorum tatlım, sen bir kahramansın..”

-          O ne biçim konuşma lan?

“ Bir de lanlı lunlu konuşmasan çok iyi olacak! Üniversitede okurken böyle değildin sen? Dağlar mı ayılaştırıyor hepinizi?”

-          Çık lan ortaya çık!

“ Ya yakışıyor mu senin gibi bir başkana böyle korkmak?”

-          Kim korkuyor lan kim?

O sırada nöbetçilerden biri paldır küldür içeri daldı:

-          Başkanım bir sorun mu vardır?

-          Siktir git lan! Sorununa da sana da başlatma!

-          Hayır, bağırdınız da başkanım?

-          Lan hâlâ duruyor bak! Çık git lan! Çiık git!

-          Başüstüne başkanım

Kırmızı yanaklı gençten bir oğlandı. Yüzündeki gülünç kırgınlığı görünce gülesi geldi… “Bu salak oğlanlar.. Ulan aynı süt kuzularına benziyorlar.. Bıçağı gırtlağına dayansa biel anlamaz salaklar! “

“Hakikaten salaklar, değil mi?”

-          Sen? Sen hâlâ burada mısın lan? Gitmedin mi sen daha?

“ Hışş tatlım! Ben o salak oğlanlara benzemem.. Beni  öyle kovamazsın…”

-          İstediğimi kovarım, istediğimi boğarım lan!

“ Ya sen mankafa bir adammışsın be! Üniversitede böyle değildin sen..  Bu sığırlar mı  bozdu seni?”

-          Onlar benim yoldaşlarım lan!

“ Tatlım.. Bak bu güzel lâfları üç gün sonra “göreve” göndereceğin, hadi daha açık söyleyelim, bağırsaklarını etrafa saçmaya yollayacağın oğlana söyle…  Benim karnım bu lâflara tok! Şu anda altını ıslatmış vaziyette.. Utancından yerin dibine geçiyor, haberin var mı? Belki kaçar bile?”

-          Kimse kaçmaz buradan! Onlar işgalcilerin propagandaları!

“ Böyle ateşli konuşunca bayılıyorum sana!”

-          Git buradan! Seni…

“Çekinme söyle canım adımı… Bu arada.. Hani dün senin başkanla yanındaki kalantor herif geldiydi ya buraya…  Hani kaç torba nereye taşınacak falan derken ağzının suyu akıyordu ya… Hani ateşli ateşli “başüstüne” diyordun ya… Hani o kalantor herife kahve ikram ederken… Bayılıyorum senin şu yurtsever kimliğine! Herifin ayakkabılarını yalayacaksın sandım ha! Dese yapardın da  ya…”

-          O…

“Ne? O kimdi? Senin özgür ülkenin yaratıcılarından mı? Her gece bir kızın burnuna tozu tıkıp, âlem yapmıyor muydu o herif yahu? Daha geçen gün… Tövbe ! Geçen yıl, bir genç adam buldular bir pasajın tuvaletinde…  kolunda pis bir enjektör varmış, biliyor muydun?”

-          Sen ne anlarsın ölmekten, öldürmekten?

“Haklısın, anlamam… “

-          Halkımın özgürlük mücadelesinde…

“ Sıçtırtma lan özgürlük mücadelesine bilmem neye! Sen beni ne sanıyorsun? Donu sidikli, burnu sümüklü bebelere benzemem ben! Eline para sıkıştırıp da  milletin üzerine saldığınız sabilerden mi sandın lan sen beni? Burun kemiklerini eriterek mi barış sağlıyorsunuz? Yemin ederim senin burnuna o göbekli orospu çocuğunun malından öyle çok tıkarım ki beynin anında eriyip burnundan akar! Seni ayakkabı yalayıcı köpek dölü!  O altı sidikli oğlan üç gün sonra şehrin ortasında karnını etrafa saçarken sen ne yapacaksın? Nerede olacaksın? Kimin ayakkabısını yalayacaksın? Onun bunun köpeğinden başka bir şey değilsin!Yırtarım lan seni!”

Son cümleden sonra sesin sahibi saklandığı gölgelerden çıktı…

Az önce görüp de öldürmeye can attığı kişiyi görünce eli ayağı kesildi, gözleri karardı, titreyen parmağı eğik şarjörlü tüfeğin tetiğine asıldı…  Gözleri  iyi ce kararıp bayılmanda öne hissettiği son şey bacağında yayılan sıcak acı oldu…

…..

Bir patırtıyla yerinden sıçradı, kollarını başının üstünde birleştirdi.

-          Korkma, sadece kitap düştü…

“Korkma? Sadece kitap düştü? Hayır… Zamanlayıcıyı doğru ayarlaman gerek… Bana yalan söylüyorsunuz! Hepiniz yalan söylüyorsunuz! Belki karnında bir yırtılma hissedersin ama kısa sürer inan… Düğme kırmızı olmalı.. Elbette… Halkımızın özgürlüğü için! Katıksız demokrasi! Sınıfımız, halkımız… Sonra Ber… Neydi kızın adı? Neden hatırlayamıyorum? Neden Allah’ım! “Allahım” mı dedim? Sınıfsal bir  egmenlik simgesine mi?… Önce nişan almalısın! Hayır! Evet! Onlar  işgalciler! İşgalcileeer!”

-          Gene bağırıyor bu!

-          Durup durup coşuyor ya! Manyak mıdır nedir?

-          Hem manyak hem şerefsizin önde gideni…

-          Nasıl lan?

-          Bilmiyon mu sen bunun neler yaptığını?

-          Nereden bileyim lan?

-          Oğlum, neden bunu en derin dondurucuya koyuyoruz hiç bilmiyon mu?

-          Ne bileyim be oğlum? Diyon ya manyağın teki!

-          Bu yaralanmış işte , nasılsa artık, dağa bırakmışlar bunu.. Bizimkiler devriyede bulduklarında cızlamı çekmek üzereymiş…

-          Eee? Sen ne diye madam deyip duruyordun buna peki?

 

Elindeki beyaz, dantelli şeyi göstererek:

-          Bundan, odasında ne çok var biliyor musun?

-          De get! Manyak! At lan şunu çöpe at! Elimi sürmem ben ona! Sapık mısın nesin?

-          Hahaha! Alışacan oğlum… Neler neler konuşur bu geceleri bir duysan.. Çay içen mi len? Gidip çay içek…

 

- Hayır! Ben yaptım, diyorum size, ben yaptım!
Scanned at 11-8-2009 20-34- Deli midir, nedir, bırakın gitsin yahu!
….
- Gece olunca uyanıyorum ya ben? Sen de biliyorsun bunu… Bildiğin için de korkuyorsun.. Çünkü kapını veya pencereni ne kadar sıkı örtersen ört bir yerden yanına sızabileceğimi biliyorsun. Senin aklına sızabileceğimi biliyorsun. Benim işimi akılları şekillendirmek, biliyorsun, değil mi? Sen ne kadar cevap vermesen de ben biliyorum.. Korkudan bu suskunluğun, korkudan… Senin aklını ikiye böleceğim ve iki yarısının birbirinden haberi olmayacak! Ve sonra bir yarısını diğerine öldürteceğim, kimsenin ruhu duymayacak! Zaten ruhlar duymaz… Hahahaha! Ruh diye bir şey yok, biliyor muydun? Biliyordun, biliyordun, elli bin defa anlattım sana… Onu kafanıza soktuğum ilaçlarla ben yaratıyorum!

Oda karanlıktı. Karanlık katışıksız, serin ve acımasızdı. Bir yalnızlık beyanı gibi kaplamıştı her yanı. O, top sakalı, koca göbeğiyle Louis tarzı bir koltuğa gömülmüş karşısındaki genç kadına bakıyordu. Uzun boyluydu ve bu kendisini öküz gibi güçlü hissetmesini sağlıyordu. Asistanlarına tepeden bakabilmesi, aileden akademisyen olması vs vs vs… Karşısındaki genç kadının muhtemel çığlıkları ve mevcut sızlanmaları beyaz bir kumaşın içinde boğuluyordu. Kumaşı özellikle beyaz oluşundan ötürü seçmişti. Günahları ve kusurları içinde boğacak bir saflık sembolüydü o kumaş… Ama en çok… En çok karşısındaki kadını korkutabilmek hoşuna gidiyordu… Daha doğrusu… Korkuyu ona gösterebilmek gücü… Beynini bir soğan gibi kat kat açıp, gizlenen her şeyi ortaya dökebilmek ve bunu yaparken, onun karşılaştığı aczi seyretmek… Onun aciz olmaktan duyduğu korkuyu ve utancı hissetmek… “Hissetmek? Hayır, hayır! Bu tamamen boş bir kelime! Bilimde bunun yeri yok! Olsa olsa.. Algılamak denebilir…” Sonra sanki zaten konuşuyormuş gibi sesli devam etti…

- Algılamak.. Elbette! Büyütüyorsunuz şu insan denen maymun türünü kafanızda! Bütün hayvanların tek bir hayatı vardır: Şartlı refleks! Dolandırmanın gereği yok veya mübalâğa etmenin veya… Öyle işte… Münasip yerlerine elektrik akımı versem yarım gün içinde seni yemek yemekten bile men edip, açlıktan ölmeni sağlayabilirim! Biliyorsun, değil mi? Yoksa onca seminerden hiçbir şey öğrenemedin mi? Beyin dediğimiz, koskoca bir ışıklı tabeladan ibaret! Onu süsleyip püslüyoruz ve hayatın bir yerinde ışıklandırdığımızda… Herkesi kendimize davet ediyoruz… İçi ölmüş pervane böcekleri, güvelerle ve sineklerle dolu bir ışıklı tabela beyin dediğiniz o et parçası! Biliyorsun, değil mi? Bu kadarını da mı öğretemedim size? Aaah! Oysa.. oysa anlamanı ne kadar isterdim… Yani tamam belki sevgilin kadar yakışıklı değildim ama… Gene de kalıbım yerindeydi, değil mi? Yani senin o minnacık dişil beyninin kavrayabileceği kadar da olsa çekiciydim, değil mi?
….

- Kerim Bey! Kendinize gelin! Epilepsi öyküsü var mıydı hocada? – Bilemiyoruz ki daha önce hiç karşılaşmadık…
- Katatoni halinde!
- Nasıl böyle bir teşhis koyabilirsin hemen?!
- Bir şeyler yapmalıyız! Diyazem yok mu?!
- Bir saniye! Ben de iki ampul olacaktı!..
- Koş getir!
- Hayra alâmet değil bu!
- Değil ama yapabileceğimiz bir şey yok şu anda…
- Tehlikeli mi sence?
- Sanmam…

…. – Biliyor musun? Bilsen de söyleyemezsin gerçi şu anda da… Hahahaha! Ben de ne soruyorum değil mi? Bazen… Bu bazen kelimesini de çok severim ha! İnsanların deli olduklarını anlatmaya korktukları zaman kullandıkları bir lâftır. Kim ki “bazen” diyor, bil ki hayatı o şey üzerine kurulmuştur. “Bazen alkol alırken..” derken, artık beyni alkolden delik deşik olmuş bir manyakla karşı karşıyasındır. Veya “Bazen sesler..” diye çekinerek başlayan biri beyni güve yenikleriyle dolu bir şizofrendir… Anlatabiliyor muyum? Bak ne kadar mütevazıyım, gördün mü? Benim gibi atadan bilim adamı birinden böyle bir tevazu bekler misin? Beklemezsin elbette! Asalet size ne kadar yabancı! Ama gene de sana söyleyebilirim… Ne de olsa bunları kimseye anlatamayacaksın… Ama lütfen böyle korkma! Ben seni “saf akıl” düzeyine eriştireceğim! Göreceksin ki bu çirkin… Aslında senin vücudun çok güzel ama… Neyse bu sınırlı bedenin içinde hapsolmak zorunda değilsin! Sana anlattıklarımı doğrudan görebileceksin! Ve tata! Ruhun olmadığını, hepsinin sadece bizim kurmacalarımız olduğunu anlayacaksın! Düşünsene insan ruhu denen şeyin özünü gören ilk ve tek bilim insanı sen olacaksın! Sonrasında mı? Herkes bunu soruyor nedense? Bu ne anlamsız soru böyle yahu? Sonrasından sana ne be adam, değil mi? Kıt aklınla neyi kavrayabiliyorsun da sanki? Nerede kalmıştım? Evet evet… Benim de bazen aklım karışıyor. Halüsinasyon teşhisi koymak için bir sebebim yok elbette.. Yani belki de sokak gürültüsüdür işittiğim şeyler ama.. Sanki. Nasıl anlatmalı? Birileri kapını ısrarla çalar ya, içeri girmek için… işte öyle.. Tanıdıkların, mesai arkadaşlarının sesleri çalınıyor kulağıma… Sanki bir yangın yerinden beni kurtarmak istiyorlar… Ne tuhaf değil mi? İnsanların akılların kesip biçebilen bir adama kim yarım edebilir ki? Daha “bilinç altı” terimini bilmezler ama… Beni kurtarmaya soyunurlar… Benim kurtulmaya ihtiyacım yok! Onlar saçmasapan şartlı reflekslerinin kurbanı zavallı bunaklar! Bazen… Gerçekten çok kuvvetli geliyor sesleri.. Sanırım fazla tesir altında kalıyorum… Belki ergenlikten kalma bir aşağılık kompleksi? Hahahaha! Ben de mi Oedipus? Nasıl espri ama! Biliyorum, çok zekiyim! Ölümden korkmak zayıfların işi, inan bana.. Ölüm o beyin denen ışıklı tabelanın fişini çekmek demek… O zaman… Gerçek ışığı, yıldızların ışığını, kirlenmemiş olarak görürsün. Nereden mi biliyorum? Bana öyle bakınca anlıyorum, bunu sormak istediğini…

Dışarıda bitmek üzere olan bir floresan lambanın sancılı çarpınışları odaya vuruyordu. Bunu o an mı fark etmişti yoksa bu da bir yanılsama mıydı? Bu, karanlığı daha keskinleştiriyordu. O düzensiz ışıklar kafasının içinde bir yerleri dürtüyordu sanki… Ellerini gözlerine siper etti.

- Neden hiç bir işi doğru dürüst yapamaz şu insanlar! Oral dönem takıntılı aptallar sürüsü! Yetersiz uyaranlı şartlı refleks kurbanları! Biri şu lâmbayı düzeltemez mi?! Böylelerini vurmalı! Evet, evet! Vurmalı canım! Düşüncelerimi toparlayamıyorum. Bak… Önemli olan şu… Ölüm anında algılama sürüyor mu sürmüyor mu? Beni düşündüren bu! Kim bilir belki bilinçli koma durumlarıyla herkesi iyileştirebilir, uyanıkken öğrenemedikleri şeyleri onlara öğretebiliriz. Elbette sen bu soylu amaç için ölümü tecrübe edecek ilk şanslı denek olacaksın… Hadi ama! Beraber açmadık mı o kadar kafatasını? Ne çıktı içinden? Korkacak ne var? Acısız olup olmayacağını bilmiyorum, ne yalan söyleyeyim? Seni komaya sokup sonra da uyandırabilmeyi isterdim elbette ama… Hahahah! Şimdi bunu hiç canım çekmiyor! Hem sırf güzelsin diye benim gibi bir adamın kalbini kırmanın cezasını da çekeceksin! Sana onca şey öğrettikten sonra… Seni o kadar kolladıktan sonra… Biliyor musun? Boğulmak çok ilginç bir ölüm şeklidir. Gerçi eminim adli tıp dersinde öğretmiştir o geri zekâlı hocanız ama?… Hahaha! Yani düşünsene… Ölümün her anını tadabildiğin enfes bir tecrübe! Hayır!.. Elbette gırtlağını fazla zedelemeyeceğim! Beni o kadar hayvan mı sanıyorsun? Evet.. korkma.. bak en kadar yumuşak ellerim…

….

- Hayır! Ben yaptım, diyorum size, ben yaptım!

- Deli midir, nedir, bırakın gitsin yahu! Polisler kollarından tuttukları gibi dışarı attılar iri yarı , top sakallı adamı…

- Başkomiserim… Sizce doğru mu ettik? Adam itiraf ediyordu baksanıza…

>- Oğlum! Adam tam o saatte ve ondan sonraki iki saatte misafirlikteymiş, en az on tane şahit var! Deli misin nesin!? Şuradan bir demli çay söyle başım çatlayacak gibi ağrıyor!

Scanned at 7-18-2009 13-31“Gözlerimi açtığımda gece oluyor…

Geceleri seviyorum. Burası geceleri çok sakin oluyor. Bütün gün kafama batıp duran sesler susuyor. Bütün gün… Sanki başka birinin elinde, oraya, buraya sürüklenip duruyorum.  Geceler… Evet,evet… Geceler… Gecelerin çeşitleri var. Aylı geceler, aysız geceler, bulutlu geceler, bulutsuz geceler… Bulutlu gecelerde kendimi çok güvende hissediyorum. Gözlerime batan sayısız yıldızın ışığı, o tatlı, yumuşak ve gri pamuk yığınlarının arkasında kalıyor.

İnsanlar genellikle korkuyorlar bulutlu gecelerden… Ben seviyorum, seviyorum, seviyorum. Evet, evet, evet.

Bulutlu gecelerde bulutlar gibi mavi pijamamla ne kadar rahat uyuyorum. Üzerinde çizgileri de var. Babamın da böyle bir pijaması vardı. O büyük bir adamdı. Bazen.. Bazen elinde o mavi sopayla… Aaaah! Vurma baba! Yapmayacağım baba, özür dilerim! Çok çalışacağım baba, söz veriyorum. Hayır baba! Sigara içmedim baba! Hayır Cengiz götürmedi beni… İçmedik! Ben küçüğüm baba, n’olur vurma, baba!

Bulutsuz geceler kötüdür, yıldızlar gözüme batar. O zaman… Bakışlarım sanki… Yıldızların arasındaki karanlığa kaçıyor.  Baba vurma n’olur! Özür dilerim baba!

Aylı geceleri de sevmiyorum, hele dolunayı hiç!.. Üstüm başım ıslanıyor sanki. Babam bağda içecekti, siniyi ben taşıyordum.. Sini nasıl parlaktı!  Üzerinde zambak yaprakları işlenmişti. Üstünde  tele dizili ampullerin ışıkları oynaşıyordu.

Sini, güzel sini… Bağrı zambaklı sini…  Vurma baba,n’olur vurma! Görmedim o taşı baba! Bir daha getiririm baba! Getirmeyeyim mi?  Aaaah! Altımı ıslatmadım baba! Siniden üstüme döküldü baba! Vurma baba! Yok baba, beni oraya götürme! Orada deliler var, diyorlar, götürme baba! Ben deli değilim baba! Sen öyle deme baba! Tamam baba!

Ay karanlıkken iyi oluyor. O zaman parlaklığıyla yüreğime yük olmuyor. Ay bir zambaklı sini gibi üstüme dökülüyor. Yüzün kararsın zambaklı sini, bitmiyor sanki kara ceketli babamın kini… Kanalın kenarında,  derin suyun cılız serinliği, hint incirlerine takıldığında…  Vurma baba, vurma, kurbanın olam!

N’oldu? Susmam lâzım şimdi. Gece hemşiresi mi bu dolaşan. Birini çağırıyor… Gece bulutlu oldu mu.. ben de saklanabiliyorum içine… Şşşşş1 nefes bile almamak lâzım! Doktoru çağırıyor. O kır, top sakallı şişkoyu çağırıyor. Bakınca içim kalkıyor adama. İnsana kötü bıçak ağızları gibi bakıyor. Gözleri başka yere bakıyor sanki… Sana baksa da kesip arkana geçiyor, bakışları.

Bir… Kibir kasırgası gibi! Evet! Baba! N’olur vurma! Evet yanlış cevaplamışım o soruyu, biliyorum herkes sana gülecek..Güldürmem merak etme.. Ben de senin gibi olacağım baba! Baba evet.. N’olur okşa başımı…

Geçiyor mu ne? Doktoru bulamadı galiba? Bulamasın1 Köpeklere yem olsun, koca şişko! Sana demedim baba! Sana nasıl öyle bir şey derim? Ben doktora diyorum…  Herkes önünden kaçıyor, koridora girdiğinde. Mecbur olmasalar konuşmayacaklar. Biliyorum ben.. Hepsi, onlara “hastasın sen!” demesin diye gülüyor yüzüne…  Yürüyen bir duvar gibi o… Sözler işlemiyor bedeninden içeri. Sanırım onun içinde ruh yok! Evet evet1 O şişko bedeni dopdolu… Kibirler dolu! Onun dışında insan yokmuş gibi bakıyor çevresine… Bilmiyorum işini yapabiliyor mu? Sanki bir anda herkesi  hastanesine tıkabilecekmiş gibi konuşuyor her zaman… Hayır! Sanmıyorum.. Yani ampul değiştirebilecek bir tip değil… Dökülme üstüme  zambaklı sini…

Hastaneden çıkarsan… Olmuyor, düşünemiyorum öyle… Bana ne oluyor yahu? Bana neondan? Neden düşünemiyorum onu hastana dışında? Burada o koca göbekli gövdesiyle… Deliliğin, etrafında  döndüğü bir şey gibi… Hayır güneş değil! Güneş değil işte! Güneş aydınlıktır.. Bu herifin içi karanlık dolu… Gövdesi çamur gibi bir karanlıkla şişmiş ayının!

Onu hastane dışında düşünemiyorum! Düşünebilsem ah! O.. Hastane dışında parçalanıverecek sanki… Onsuz sohbetlerin ilgisizliğiyle, onsuz mutlulukların ışıltısıyla, onsuz depresyonların tazyikiyle… Parçalanıverecek… Ama? Neden benim canım acıyor, bunları düşünürken? Seviyor muyum onu yoksa? Hayır! Nasıl sevebilirim? Koca şişko!..

O… İnsan dışı bir şey… Parmaklarının arasından, karanlığıyla lekeli haplar çıkartan bir şeytan… Hemşire de onun zebanisi…  Ben.. Başımı bulutlara dayayıp uyuyorum geceleri. Bulutlar şehrin ışıklarını yansıtıyor. Koca bir gece lâmbası gibi duruyorlar baş ucumda…

Koca şişko! Beynimin içini biliyor sanki! Sanki beynimi yarmış, içinden cerahat çıkmış gibi bakıyor bana… Çok yoruluyorum onu düşündüğümde… Hayali, boynuma bir örs gibi asılıyor, nefessiz bırakıyor beni!

Ona bakınca… Zeytinlerin arasından gelen adamı görür gibi oluyorum… Elinde kızılcık sopası, burnunda alkol  kızılı patlaklık…

Çok yorgunum. O mu yoruyor beni, gece mi bilemiyorum. Hemşire hâlâ doktoru bulamadı.  Bulamasın, kaybolsun köpoğlusu!

Gece bitti bitecek.. Gözlerimde ağır uyku, kollarım derin yorgun…

Gece hiç bitmese.. Bulutlar şehrin ışıklarını tutup da üstüme saçsalar. Hemşire doktoru hiç bulamasa… O, umursamaz ve ekabir suratıyla bakmasa üstümüze… Üstümüzde suçluluk lekeleriyle kalmasak orta yerde.  Güzel sini, parlak sini…  Sen düşmeseydin yerlere, üstü zambaklı sini… Vurma baba! Söz ben de senin gibi olacağım!

Gözlerimi tutamıyorum…”….

Neden binanın o cephesinde olduğunu bilmiyordu. Arkasından gelen tıkırtıya baktı. Rüzgârla kapan bir  oda kapısıydı bu…

-          Ay o ne kız?

-          Aaaa! Manyak ayol! Dedemde böyle yapardı…

-          Ay ne iğrençtir di mi ama?

-          Hakkaten kız! Pantolonun paçasından dışarı sarkıyo ya, ıığğ! Neyse buraya doğru geliyor hemen sağa, sağa,çabuk!

Hemşirelerin kendisine güldüklerini anladı, cevap verecek takati yoktu. Odasına gitti, ayaklarını sürüyerek. Gözleri ağırlaştı, başını masasının kenarına dayadı. Yarı açıkgözlerine paçasının kenarından çıkan mavi çizgiler takıldı… Bu bir pijama paçası mıydı? Gözleri ağırlaştı, uykunun kaypak zemininde kaydı… Aklında  zayıf bir tokat gibi bir cümle parladı, geçti, anlam veremedi:

“Gözlerimi açtığımda gece oluyor…”

Scanned at 7-11-2009 16-18Siklamen Günlükleri:  Bir Akşam Kapımdaki  Tuhaf Şiddetin Hikâyesi

Gün batıp da güneşin, yerini o iş bilen, o serinkanlı laciverde bırakıverdiği dakikalara bayılırım. Genellikle siklamenimi o  vakitlerde sularım. Bu, yorucu bir aydınlıktan, hürriyete atlayıverişimizin bir kutlaması gibidir.

İşte o dakikalarda  çiçeğimin yanında oturup sokağı seyretmeye bayılırım. Çiçek yetiştirmek, hayata gösterilen özenin bir ifadesidir. Bu… İnsanı inceltir…

Bir yandan, sokakta, evlerine dönmek için telâşla seyirten insanları görmek…  Bu da hayatın yaşanmaya değer bir şey olduğunu düşündürür bana hep. O gün canlarını çıkaran işlerinden sonra serin pijamalarının, belki içkilerinin, belki eşlerinin yanına dönmek için çırpınırlar. İşini sevmenin pek az insana  nasip olduğunu bilmek içimi  sızlatsa da bir amaca  yönelmiş  hızlı adımları görmek her zaman içimi ümitle doldurur. Hele  yirmi yıllık arkadaşımdan gelecek  telefonu beklemek, keyfili bir sabır  sınamasıydı. Telefon gecikmişti ama önemli değildi.

Üst katımda oturan o top sakallı tombul adamın yalpalayarak geldiğini gördüğümde huzurumun kadife örtüsünde bir iplik attı. Gerçi sabahları zoraki bir tebessüm ve “günaydın” dışında sohbetimiz yoktu.  Her ne kadar o sürekli  bu sembolik sohbeti uzatmaya meyletse de… Gene de içimdeki o belâ alârmı kafamı balkondan içeri çekmemi söyledi.

İnsanlar hakkında önyargılı davranmanın yanlış olduğunu söylerler.  Bu fikri hiç umursamadım. Çünkü davranışlarında genel bir tutarsızlık veya daha kötüsü riyakârlık gördüğüm, sezdiğim insanlarla konuşmakla harcayacağım zaman benim için çok değerlidir.

Belli ki zamanında içeri girememiştim, çünkü az sonra kapım çalındı. Şu dakikadan sonra evde yok numarası  yapamayacağımı bildiğimden  sıkıntıyla yüzleşmenin en iyisi olacağını düşünüp kapıyı açtım.

Hiç olmazsa onu görmekten dolayı sevinmediğimi anlatabilecek kadar resmî bir biçimde “Buyurun?” dedim. Sanırım o bunu bir davet sandı, paldır küldür içeri daldı. O an aklımdan geçen ilk şeylerin listesinde neden boğma teknikleri olduğunu kendime sormadım.

-          Ben de az sonra çıkacaktım…

-          Mühim değil, fazla kalacak değilim,beni davet ettiğiniz için teşekkür ederim.

Davranışlarına reddedilmeye alışık olmadığını ve hatta emir vermeyi sevdiğini gösterir bir  kayıtsızlık vardı. O an ise aklımdan geçenlerin başında surata atılacak yumruklardan hangisinin daha şık olacağıydı. Zira ceketi bir memurun  iki aylık maaşına  eşit  olan bu adama sıradan bir yumruk atmak olmazdı.

-          Oooo! Bakıyorum siz de okuyorsunuz?

Eve taşındığımda tahtaları çürümüş yüklükten bozma kütüphanemi yakalaması canımı daha çok sıktı. Genellikle sırf okuyor görünmek için kütüphanemden ödünç kitap isteyenlerin o sathi dikkatine sahipmiş gibi geldi.

-          Hımm.. Dövüş sanatları? Hem de İngilizce?! Meraklı mısınızdır?

-          Biraz, şey…

-          Evet,evet,güzel,ben de gençliğimde karateyle uğraşmıştım. Çok yetenekliydim, çok! Hatta merhum babam…

Kaba görünüp görünmemeye hiç aldırmadan arkamı dönüp  salonla birleşik mutfağıma yöneldim. Isıtıcıdaki su kaynamıştı.  Akşamcılara özgü o kızarmış patlıcan burnu, kılcalları  fırlamış tombul yüzü ve  havagazı kaçağı gibi kuvvetli alkollü nefesi ile onun da  kahveye ihtiyacı olacağını düşündüm.

-          Hangi grup bu çalan?

Bıkkın bir sesle:

-          Ace  of Base…

-          Sizin gibi biri için fazlaca çocukça değil mi, belki “hafif”?

-          Nasıl biri gibi görünüyorum?

-          Bilmem? “bilinçli” biri gibisiniz.

Bu arada en başından beri hiç tanışmaya gayret etmediğimi fark edemediğinden olsa gerek elini uzattı.

-          Ben Emre ÇORBACI…  Tıp fakültesi psikiyatri öğretim üyesi…

-          Öyle mi? Memnun oldum…

-          Siz? Adınızı söylemediniz?

Ona sıradan bir ad söyledim. Onun tarafından herhangi bir “John SMİTH”   gibi bilinmek istediğimi de anladı mı bilemiyorum ama ciddi ciddi başını salladı.

-          İlginç kitaplar okuyorsunuz. Bu arada.. Çok satan okumanız da…

-          Neden?

-          Herhangi bir nedeni yok. Dediğim gibi “bilinçli” bir insana benziyorsunuz o yüzden? Babam hep “Bir adamın kütüphanesi varsa, onunla konuşmana gerek yoktur!” derdi.

-          “Bilinçli insanlar”, çok satanları okumazlar  mı?

-          Öyle demedim.  Bilinçli insanlar seçicidirler. Onlar… Nörotikler gibi değildir.

-          Özür dilerim… Çok satanları daha çok nörotikler mi okur, sizce?

-          Öyle demedim.  Günümüzde, hiçbir şey hakkında kesin hükümlere varamayacağımız için böyle söylemek yanlış olur elbette… Babam da kesinlik konusunda şüpheciydi….

 O anda aklımdan yumruk listesi de silinmişti. Belki de kolunu uygun şekilde kıvırıp  kapı dışarı etmeliydim.  Ve gene o anda neden apartmanın altındaki bakkalla sohbet etmeyi daha çok sevdiğimi anladım.

-          Doğrusu kütüphanemize göre tasnif edilmemiz biraz ürkütücü…

-          Her davranış bir ip ucudur, dostum…  Ben birim, işim bu.

-          Belki de…

-          “Belki” mi? Bunu ben diyorum, ben! Ben insanların akıllarının sarrafıyım! Altı yıl tıp okuyup üstüne bir de beş yıl ihtisas yapıyorsam eğer bu konuda “belki” kabul etmem. Babam da bir akademisyendi…

-          Yani yanılmasınız?

-          Elbette! Ben bir adama deli diyorsam,o adam delidir!

-          Ben… bu kelimenin kullanılmadığını sanıyordum?

-          Off! Nezakete falan gerek yok! Etrafımız obsesif, paranoyak vs tiplerle dolu! Şu aşağıdaki silik insanlara bakın! Her gün neden aynı yollardan evlerine gidip gelirler?

Bu sefer  güldüm,  elimde olmadan ve  asabiyetle ama bunun farkına varamadı. Bir kaşını kaldırarak emreder gibi sordu ki başkasının evinde  nasıl davranması gerektiğini Ona kimsenin öğretmemiş olabileceğine inanamadan cevapladım:

-          Belki paraları ancak buna yetiyordur?

-          Aha! Sanırım siz de psikiyatriyi küçümseyenlerdensiniz?!

Ona, burada ses tonunu yükseltmesinin…  Bu sefer  asabiyetimi gizlemek için gülümsedim.

-          Sadece basit bir izah varsa cevabın muhtemelen o olduğunu söylüyorum.

-          Siz nereden bilebilirsiniz ki? Zaten bütün sorun bu psikoloji enen saçmalıktan kaynaklanıyor. Onlar ne anlar insan ruhundan? Ben ömrümü bu işe vermişim!   Hepsi , beyinlerimiz için birer saatli bomba! İnsanlara ruh diye bir şeyin varlığından bahsediyorlar! Oysa hepsi beynimizdeki birkaç elektrik  kıvılcımı o kadar!

-          Bu konuda çok kesin konuştunuz?

-          Elbette! Ben doktorum!

-          Şey az önce. .. Sanırım, “Bu çağda hiçbir şey kesin değil!” gibi bir şeyler söylüyordunuz da?

-          Hahaha! O biz bilim adamlarıyla ilgili bir durum! Sizin gibi sıradan insanlarla ilgili değil!

O kadar doğal buluyordu ki konuşma tarzını herhalde listenin 3. sırasındaki bir direkt bile onu kendine getirmeye yetmezdi.

-          Siz sadece size söylediklerimizi yapın, yeter, bu çok daha güvenli olur!

-          Hür irade falan diyeceğim ama?

-          Amaaan! İnsan dediğiniz komplekslerinin bir  çorbası! Sokaktaki şu insanlar,   ergenlik  dönemi çarpık ailesel rol modellerinin kompleksleriyle malul, dolaşıp duruyorlar!

-          Cehaletimle sizi sıkmak istemem ama…

Yüzünde  böyle şeylere alışık olduğunu gösteren bir sırıtmayla:

-          Yok canım, önemli değil…

-          Söylediklerinize bakınca herkesin  bir tür sosyopat veya psikopat olduğunu…

-          Elbette! Sadece onlar bunun farkında değil!

-          Ama…

-          Amalara yer yok dostum! Babalarından öğrendikleri yanlış şeylerle birer paranoyak şizofren adayı olarak dolaşıp duruyorlar. Babam hep derdi ki…

O konuşmaya devam ederken aklıma nedense ölüleri diriltip de sonra başına belayı alan çılgın bilim adamları geliyordu. Bir an sokaktakilerin birer zombiye dönüşüp dairemin kapısın kırdıkları ve  bu tombul adamı yaka paça sürükledikleri geldi. Belki üşengeçlikten belki de… Edebiyatın piyasasının olduğu bir ülkede zengin olabilirdim.  Bu arada o artık benden kopmuş vaziyetteydi. Dizginleri eline almış, sözün atlaırnı alabildiğine kamçılıyordu:

-          …. Onların beyinlerine girdiğinizde, dostum…. Orada…. Baskılanmış vahşetin, çarpık dikenli tellerini göreceksiniz.  Edebiyat dediğiniz de bu  vahşetin tellerinin arasından kaçabilen birkaç kişinin  kusmuklarından ibarettir. Bana soracak olursanız edebiyatı psikiyatrların denetimine bırakır,  paranoid  şizorfrenik her türlü uyarıcı   saçmalığı yasaklardım. Bilimde kesinliğin olmadığını yalnız biz bilim seçkinleri konuşabiliriz. Onun dışında bu potansiyel hastaların hayatlarını düzenlemek için… Ahh! Evet! Sağlıklı bir toplum için   yapılması gereken ne çok şey var!?  Hayatlardaki kesinliği biz belirlemeliyiz. Babam benim  iyi bir meslek sahibi olmam için günlük programımı böyle düzenlemişti! Eh! Bugün onun gibi bir bilim adamıyım işte! Siz bilmezsiniz ama…  dudakların kıysındaki bir seyirme… evet evet  frontal lobdaki bir eksiklik… her an saldırabilirler… sokaktakiler  için geçici klinikler.. evet! Tabii!  Nende olmasın, onları düzenli olarak tedavi edebilirdik! .. Demokrasi mi?  Delilerin oy çokluğuna dayalı bir sistem mi? Hahaha! Bu kadar saf olamazsınız dostum! İnsanların doğruları mı? Bir doğruları olduğunu savunan o sekterlerin hepsi obsesiftir. Hatta bazıları ciddi şekilde sosyopattır!  En hafiflerinde “doğruyu” bildiklerine dair bir nevroz bulacaksınız!   Yapmayın!  Sanrılaırnı bize “din” diye dayatan bir takım adamlara inanmalarının da artık önüne geçmeliyiz! Bunlar akıl dışıdır! Ben mi? Nereden mi biliyorum1 hayatımın otuz yılını beyni araştırmaya ayırdım ben! Sizin siyaset teorileriniz de  psikotik sapmaların birer neticesi! İnsan sadece beyni daha kompleks işleyen bir maymundur! … İnsan acınası bir yaratık! Onu tanıyanlar yalnız biz doktorlarız!  …

Bir müddet sonra sözlerini takip edemiyordum.  Alışık olduğum şiddet sahnelerinden farklı bir şey vardı ve ben alışık olmadığım şekilde tedirgindim.  Az önceki yumruk listem kafamdan uçup gitmişti.  Derinden gelen ve şekilsiz bir nefretin ,  lodos dalgası gibi durmanda üstüme geliyordu adamın sözleri.  Kulaklarımı sağır ediyor,  korkunun ve aşağılık kompleksinin o ağdalı kahverengisiyle   beni kuşatıyordu sanki. Avuçlarım, parmaklarım yanıyordu. Onları birer yumruk yapıp, karşımda tütüp duran  şu adamı darmadağın…

O sırada çalan telefonla bir anda gevşedim.

Kırmızı toparlak burunlu komşum kapıda önümden çıkarken yüzümdeki gülüşün arkadaşımla sohbetimden  kaynaklandığını sanıyordu ve iyi ki de kendisini yamyassı etmemek için gösterdiğim sabrın ödülü olduğunu fark etmiyordu.

Bambumla Sohbetler: Gecenin Yeşil HışırtılarıScanned at 7-7-2009 21-40

Belki yaşlılıktandır belki hayalperestlikten… Bilemiyorum ama bir sebepten geceler gitgide daha derin ve  sakin geçmeye başlamıştı. Belki yaklaşan ölümün ayak sesleriydi geceleri böyle durgunlaştıran? Gençliğin şamatasını hayal etmek bile yoruyordu artık beni.

Eskiden  ömrün son yıllarında, zamanın tutulamayacak kadar çabuk geçeceğini  sanırdım. Sanırım bu yıllarda artık hayat düşünebilmek ve son ziyaretçi için hazırlanabilmek için insanı rahat bırakıyor.

Elden ayaktan düşmeden gitmeyi  ümit ediyorum. Geriye dönüp baktığımda… İnsan geriye dönüp baktığında neler hisseder? İhtiyarlığın en güzel yanı gene sanırım ki, pişmanlıkların üstünü, tarihimizin müşfik tozuyla usulca kapatması.

Belki bu yüzden, daha gençken bağrımı acıtan, o bıçak yarası gibi pişmanlıkların artık peşimi bıraktıklarını görüyorum.

Kendimi övmek istemem ama herhalde kötü bir adam olmadım… Olsaydım yaptıklarımın yükünü omuzlarımda taşıyamazdım.

İnsan, nasıl olduğunu hiçbir insanın fark edemeyeceği bir şekilde, belli bir yaşa gelince her şeyin kendi dilinden konuştuğunu anlamaya başlıyor. Ve ancak ondan sonra daha anlayışlı ve müşfik davranmaya başlıyor. Herkes böyle olamıyor şüphesiz. Ergenliklerinin savrukluğuna bel bağlamış çok adam tanıdım.

İşte bunlar üzerine düşünürken kulağıma bir hışırtı çalındı. Evimin yanındaki kanalın kenarındaki kamışları dinlemeyi severdim veya daha uzakta kalsalar da nihayetsiz koşuşturmalarının o mavi nal sesleriyle dalgaları…

Ama bu ses hiç birine ait değildi.

Bu ses, omzunuza dokunup da size gülen bir çocuğun kıkırtısı gibiydi… Veya omzunuza konan bir kanaryanın kıkırdaması… Çocuksu… Küçük… Ve tuhaf şekilde içimde yeşil bir ferahlık uyandıran bir sesti.

Aklıma birden torunum geldi. Yumuşak ve tombul avuçlarının serinliği gibi yüzüme değiyordu sanki bu ses. Bahçelerde insanın içini ferahlatan süs havuzlarının, haylaz ve şımarık fıskiyeleri… Bir roman okumuştum, kasaba kahvesinde, ir sus havuzunda, pinpon toplarını tepesinde oynatan bir fıskiye vardı. O topları her seferinde kapıp da kıran bir de adam…

Bir adam bunu niye yapar? Fıskiyenin neşesine kızdığından mı? O küçük topun o neşeye ortak olmasına kızdığından mı?

Belki bütün hayat bir oyundur, fıskiyelerin ucunda kâh düşüp kâh yükselen pinpon topları misali. Ve bütün istediği de serinliğini hissetmemizdir.

Torunum aklıma geldiğinde gayriihtiyarî dönüp masam baktım. Masamın bir köşesinde küçük, yeşil bir çiçek duruyordu. Ben bilmediğim için hepsine “çiçek” diyordum, bu cehaletim torunumu güldürüyordu. Gülüşü ne aydınlıktır bilseniz. Evet… Sabahları “Artık kalk!” diyen güneşin denize serptiği altın tozları gibi göz kamaştırır… Zeytinlerin ve incirlerin ve  ardıçların ve meşelerin ve pelitlerin arasında saklanan sakaların, kanaryaların, serçelerin ve adını bilmediğim sayısız kuşun korosu gibi içimi  genişletir. Karamsar olmak istemem  ama onları dinlerken ölmek isterim. Belki bu kadarcık bir arzuyu boş çevirmez sevgili ölüm, kim bilir? Belki o son an geldiğinde ruhum bir kuş gibi havalanır ve… Zeytinlerin ve incirlerin ve ardıçların ve meşelerin ve pelitlerin gölgelerinde saklanan kuşların arasından geçip onların türküleri ile kanatlanır, gider…

İşte böyle düşünürken o hışırtının bir konuşmaya döndüğüne şahit oldum. Evet.. Belki şimdi değil ama yaşlandığında herkes, dünyada şaşılacak hiçbir şey olmadığını görecektir.

“Merhaba…”

Bir tebessüm veya bir bardak çay gibi sıcaktı bu ses.

“Merhaba..”

-          Merhaba…

-          Güzel bir gece…

-          Ee… Evet…

Bir masalın başında durup da Kaf Dağı’ndan aşağı bakmak gibiydi bu. Torunumun gülüşündeki sırrın ülkesiydi bu. Bana bilmediklerimi hatırlatan, affedici ve kabullenici sarılışlarının anlamıydı bu.

En başında olduğumuz ve gene döneceğimiz ülkemizin sesiydi bu.

-          Kamışları duyuyor musun?

-          Eee… Evet.

-          Ne diyorlar biliyor musun peki?

-          Haa.. Hayır…

-          Aslında biliyorsun… Kumların altında kalan, herkesin kök sandığı  gövdelerinin bir ucunu yakan tuzlu suyla konuşuyorlar… Gövdelerini birbirlerine sarıp… Ve gene gövdelerine değen rüzgâra teşekkür ediyorlar.

-          Sen?

-          Ben? Görmüyor musun beni?

-          Ama sen…

-          Aklından torunuyla ilgili o kadar güzel şeyler geçiren, kuş seslerine ruhunu teslim etmek isteyen bir adamın buna şaşması, asıl tuhaf olan…

Havada bir küçük kahkaha parıltısı belirdi ve kayboldu sanki…

-          Hahahaha! Dellendim mi be yahu?… Yani.. Hay Allah!

-          Bana her baktığında torunun gelmiyor mu aklına? Ben bir bambuyum, bir bitki… Torunun, yerinde duramayan bir insan yavrusu… Ama bende onun sevgisini görebiliyorsun…

-          Hahahaha! Teslim olmalı mıyım?

-          Bütün o güzel sesleri dinlerken ne yapıyordun ki?

-          Eh! Yani sen de.. Bir bambu için epey akıllısın!

-          Hahaha! Bak ben de gülebiliyorum… Bizim ne kadar akıllı olduğumuzu keşfedenlerin ancak bir kısmı filozof olabildi. Kibirli görünmek istemem ama…

O an fark ettim ki aslında dudaklarım kımıldamıyordu. Kafamda, asırlarca kapalı kalmış bir odanın kapısı aralanmış ve penceresinden giren,  daha önce hiç görmediğim bir ışıkla oda aydınlanmıştı.

-          Düşünmek, sessiz konuşmaktır, derler… Öyle mi yapıyoruz, şu anda?

-          Konuşmayı yeniden öğreniyoruz da diyebiliriz, aslında sen yeniden öğreniyorsun…

-          Eh… Dünyada yetmiş yıldır yaşayan birine akıl verecek kadar bilge olduğuna göre, ne dersen kabul etmeliyiz?

-          Hahaha! Konuşmayı unuttukları için yazıyı icat eden bir  cinsin çocuğu olarak da sen bayağı mütevazısın!

-          Eh… Kimse mükemmel değildir sevgili dostum bambu…

-          En azından bunu bilmen güzel…

-          Peki sen? Sen kaç yaşındasın? Allahım ya! On dakikadır bir bambuyla konuşuyorum, bir de ona “Tevellüt kaç?” diye soruyorum, iyi mi? Tövbe tövbe!

-          Keşke bilseydim… Bildiğim tek şey… Sizin gibi yaşamadığımız… Veya ölmediğimiz…

-          Anladımsa Arap olayım!

-          Niye? Çok mu zekidirler?

-          Ben öyle düşünmemiştim.. Yani bu deyimin manasını.. Öyle deriz işte… Yani.. Bir tür alışkanlık, lâfın gelişi…

-          Şöyle söyleyeyim, var olduğumuz ilk andan bu yana olanları hep birbirimize aktarırız. O sebepten de kimin önce kimin sonra geldiğini hiç bilmeyiz. O kamışlar da böyle yapıyor… Önce toprak altında bekleyen gövdelerine anlatıyorlar her şeyi ve sonra toprak altındaki gövdeler dikilip baş veriyor… Güneşi, denizi ve gördükleri her şeyi gene  toprak altında bekleyen parçalarına anlatıyorlar ve böylece sürüp gidiyor…

-          Vay be! Hiç böyle düşünmemiştim, doğrusu! Çok heyecanlı!

-          Torunun seni bu yüzden seviyor.

-          Gerçekten mi?

-          Bilmediklerinden korkmuyorsun, meraklısın ve en önemlisi… Müşfiksin…

-          Şey… Ne yalan söyleyeyim, koltuklarım kabardı…

-          İyi… Yalnız… Bu gece çok yorgunum…

-          Sen.. Uyuyor musun?

Gene  bir kahkaha şıpırtısı geçti kulaklarımdan:

-          Hahaha! Torununa sor da sana gündüzleri nasıl çalıştığımızı ve geceleri nasıl dinlendiğimizi anlatsın?

-          Kime? İlbige’ye mi?

-          Hayır, Aybike’ye… Fotosentezi öğrenen o…

-          Olur, sorarım…

 Yüzümde bir yorgun tebessüm belirmişti.  Gözlerim serin bir ağırlıkla kapanıyordu. En son hatırladığım, başımın şezlongun yanına doğru kaydığıydı.

Sonraki Sayfa »