- Korkma madam, bir şey yok!
….
- Özgür bir ülkede yaşamak istiyor musun, istemiyor musun?
- Elbette istiyorum!
- Halkının güvenini kazanmak istiyor musun peki!
- Her şeyden çok!
- Güzel… Bu dava için kaçımızın öldüğünün bir önemi yok tamam mı?
- Tamam!
- Bunu yaparken emin olmanı istiyorum senden…
- Eminim!
….
O gece tuhaf bir serinlik hissediyordu vücudunda… Kirli sakallarında bir zafer kımıltısı geziniyor gibiydi. Tükürür gibi telâffuz ettiği bütün “k” harflerini birer mermi haline getirmek istiyordu. Sonra kendine güvenerek dolaşan, bu toprakları kendilerinin sana bütün o işgalcilerin kulaklarına sıkmak….
Biri sanki kulağına fısıldıyordu.. Önceleri ürküyordu bundan…
Gece çökünce, ışıklar sönünce… Odayı dolduran ekşi ter ve ayak kokuları arasında kendini bir tür ilâh gibi hissediyordu. Esmer tükürükler tanrısıydı kendisi!
“ Önderliğin isteği bu doğrultuda!” Ve karşı konulamaz emirlerin ileticisi! Önderliğin tartışmasız temsilcisi! Ve hayatların mutlak egemeni!
Üç gün sonra bir çocuğu “göreve” yolayacaktı… “Görev”… Ne karşı durulamaz bir kelimeydi!
Buna rağmen onu huzursuz eden şeyler oluyordu…
Gene fısıltılar geçiyordu kulağının dibinden… Neden artmıştı bu fısıltılar son zamanlarda? Önce birilerine bahsetmek istedi.. Sonra, kalın kaşların altındaki kıyıcı gölgelere saklanmış gözlerdeki tanıdık hırçınlığı görünce vazgeçti! Oysa o bakışlar şehirlerde ne çok işine yararlardı…
İşte şimdi, bakışlarının küçük elçisi, özgürlüğün ölüm dansına adım atacaktı üç gün sonra! Ve onu oraya gönderecek olan kendisiydi, bir başkası değil…
“ Güzel değil mi?”
- Kim? Kim var orada? Kampa nasıl geldin! Kimsin! Parolayı söyle!
“Parola: Fırtına…”
- Nasıl? Sen nasıl biliyorsun parolayı:?
“Ben çok şey bilirim..”
- Bana bak! Nereye saklandınsa çık ortaya! Anam avradım olsun karnını deşerim!
“ Biliyorum, yaparsın… Pusuya düşürdüğün o askerlere yaptığın gibi değil mi?”
- Lan sen kim oluyorsun? Onlar düşmandı lan!
“Bana anlatma, ben senin tarafındayım!”
- Öyleyse yüzünü göster!
“Şimdilik görmesen daha iyi… Miden kaldıramayabilir…”
- Ben kaç askerin karnını mermiyle doldurmuşum!
“ Biliyorum tatlım, sen bir kahramansın..”
- O ne biçim konuşma lan?
“ Bir de lanlı lunlu konuşmasan çok iyi olacak! Üniversitede okurken böyle değildin sen? Dağlar mı ayılaştırıyor hepinizi?”
- Çık lan ortaya çık!
“ Ya yakışıyor mu senin gibi bir başkana böyle korkmak?”
- Kim korkuyor lan kim?
O sırada nöbetçilerden biri paldır küldür içeri daldı:
- Başkanım bir sorun mu vardır?
- Siktir git lan! Sorununa da sana da başlatma!
- Hayır, bağırdınız da başkanım?
- Lan hâlâ duruyor bak! Çık git lan! Çiık git!
- Başüstüne başkanım
Kırmızı yanaklı gençten bir oğlandı. Yüzündeki gülünç kırgınlığı görünce gülesi geldi… “Bu salak oğlanlar.. Ulan aynı süt kuzularına benziyorlar.. Bıçağı gırtlağına dayansa biel anlamaz salaklar! “
“Hakikaten salaklar, değil mi?”
- Sen? Sen hâlâ burada mısın lan? Gitmedin mi sen daha?
“ Hışş tatlım! Ben o salak oğlanlara benzemem.. Beni öyle kovamazsın…”
- İstediğimi kovarım, istediğimi boğarım lan!
“ Ya sen mankafa bir adammışsın be! Üniversitede böyle değildin sen.. Bu sığırlar mı bozdu seni?”
- Onlar benim yoldaşlarım lan!
“ Tatlım.. Bak bu güzel lâfları üç gün sonra “göreve” göndereceğin, hadi daha açık söyleyelim, bağırsaklarını etrafa saçmaya yollayacağın oğlana söyle… Benim karnım bu lâflara tok! Şu anda altını ıslatmış vaziyette.. Utancından yerin dibine geçiyor, haberin var mı? Belki kaçar bile?”
- Kimse kaçmaz buradan! Onlar işgalcilerin propagandaları!
“ Böyle ateşli konuşunca bayılıyorum sana!”
- Git buradan! Seni…
“Çekinme söyle canım adımı… Bu arada.. Hani dün senin başkanla yanındaki kalantor herif geldiydi ya buraya… Hani kaç torba nereye taşınacak falan derken ağzının suyu akıyordu ya… Hani ateşli ateşli “başüstüne” diyordun ya… Hani o kalantor herife kahve ikram ederken… Bayılıyorum senin şu yurtsever kimliğine! Herifin ayakkabılarını yalayacaksın sandım ha! Dese yapardın da ya…”
- O…
“Ne? O kimdi? Senin özgür ülkenin yaratıcılarından mı? Her gece bir kızın burnuna tozu tıkıp, âlem yapmıyor muydu o herif yahu? Daha geçen gün… Tövbe ! Geçen yıl, bir genç adam buldular bir pasajın tuvaletinde… kolunda pis bir enjektör varmış, biliyor muydun?”
- Sen ne anlarsın ölmekten, öldürmekten?
“Haklısın, anlamam… “
- Halkımın özgürlük mücadelesinde…
“ Sıçtırtma lan özgürlük mücadelesine bilmem neye! Sen beni ne sanıyorsun? Donu sidikli, burnu sümüklü bebelere benzemem ben! Eline para sıkıştırıp da milletin üzerine saldığınız sabilerden mi sandın lan sen beni? Burun kemiklerini eriterek mi barış sağlıyorsunuz? Yemin ederim senin burnuna o göbekli orospu çocuğunun malından öyle çok tıkarım ki beynin anında eriyip burnundan akar! Seni ayakkabı yalayıcı köpek dölü! O altı sidikli oğlan üç gün sonra şehrin ortasında karnını etrafa saçarken sen ne yapacaksın? Nerede olacaksın? Kimin ayakkabısını yalayacaksın? Onun bunun köpeğinden başka bir şey değilsin!Yırtarım lan seni!”
Son cümleden sonra sesin sahibi saklandığı gölgelerden çıktı…
Az önce görüp de öldürmeye can attığı kişiyi görünce eli ayağı kesildi, gözleri karardı, titreyen parmağı eğik şarjörlü tüfeğin tetiğine asıldı… Gözleri iyi ce kararıp bayılmanda öne hissettiği son şey bacağında yayılan sıcak acı oldu…
…..
Bir patırtıyla yerinden sıçradı, kollarını başının üstünde birleştirdi.
- Korkma, sadece kitap düştü…
“Korkma? Sadece kitap düştü? Hayır… Zamanlayıcıyı doğru ayarlaman gerek… Bana yalan söylüyorsunuz! Hepiniz yalan söylüyorsunuz! Belki karnında bir yırtılma hissedersin ama kısa sürer inan… Düğme kırmızı olmalı.. Elbette… Halkımızın özgürlüğü için! Katıksız demokrasi! Sınıfımız, halkımız… Sonra Ber… Neydi kızın adı? Neden hatırlayamıyorum? Neden Allah’ım! “Allahım” mı dedim? Sınıfsal bir egmenlik simgesine mi?… Önce nişan almalısın! Hayır! Evet! Onlar işgalciler! İşgalcileeer!”
- Gene bağırıyor bu!
- Durup durup coşuyor ya! Manyak mıdır nedir?
- Hem manyak hem şerefsizin önde gideni…
- Nasıl lan?
- Bilmiyon mu sen bunun neler yaptığını?
- Nereden bileyim lan?
- Oğlum, neden bunu en derin dondurucuya koyuyoruz hiç bilmiyon mu?
- Ne bileyim be oğlum? Diyon ya manyağın teki!
- Bu yaralanmış işte , nasılsa artık, dağa bırakmışlar bunu.. Bizimkiler devriyede bulduklarında cızlamı çekmek üzereymiş…
- Eee? Sen ne diye madam deyip duruyordun buna peki?
Elindeki beyaz, dantelli şeyi göstererek:
- Bundan, odasında ne çok var biliyor musun?
- De get! Manyak! At lan şunu çöpe at! Elimi sürmem ben ona! Sapık mısın nesin?
- Hahaha! Alışacan oğlum… Neler neler konuşur bu geceleri bir duysan.. Çay içen mi len? Gidip çay içek…
- Deli midir, nedir, bırakın gitsin yahu!
“Gözlerimi açtığımda gece oluyor…
Siklamen Günlükleri: Bir Akşam Kapımdaki Tuhaf Şiddetin Hikâyesi
Karton Kapaklı Defter
Son Akrabalar