- Korkma madam, bir şey yok!
….

- Özgür bir ülkede yaşamak istiyor musun, istemiyor musun?
- Elbette istiyorum!
- Halkının güvenini kazanmak istiyor musun peki!
- Her şeyden çok!
- Güzel… Bu dava için kaçımızın öldüğünün bir önemi yok tamam mı?
- Tamam!
- Bunu yaparken emin olmanı istiyorum senden…
- Eminim!
….
O gece tuhaf bir serinlik hissediyordu vücudunda… Kirli sakallarında bir zafer kımıltısı geziniyor gibiydi. Tükürür gibi telâffuz ettiği bütün “k” harflerini birer mermi haline getirmek istiyordu. Sonra kendine güvenerek dolaşan, bu toprakları kendilerinin sana bütün o işgalcilerin kulaklarına sıkmak….
Biri sanki kulağına fısıldıyordu.. Önceleri ürküyordu bundan…
Gece çökünce, ışıklar sönünce… Odayı dolduran ekşi ter ve ayak kokuları arasında kendini bir tür ilâh gibi hissediyordu. Esmer tükürükler tanrısıydı kendisi!
“ Önderliğin isteği bu doğrultuda!” Ve karşı konulamaz emirlerin ileticisi! Önderliğin tartışmasız temsilcisi! Ve hayatların mutlak egemeni!
Üç gün sonra bir çocuğu “göreve” yolayacaktı… “Görev”… Ne karşı durulamaz bir kelimeydi!
Buna rağmen onu huzursuz eden şeyler oluyordu…
Gene fısıltılar geçiyordu kulağının dibinden… Neden artmıştı bu fısıltılar son zamanlarda? Önce birilerine bahsetmek istedi.. Sonra, kalın kaşların altındaki kıyıcı gölgelere saklanmış gözlerdeki tanıdık hırçınlığı görünce vazgeçti! Oysa o bakışlar şehirlerde ne çok işine yararlardı…
İşte şimdi, bakışlarının küçük elçisi, özgürlüğün ölüm dansına adım atacaktı üç gün sonra! Ve onu oraya gönderecek olan kendisiydi, bir başkası değil…
“ Güzel değil mi?”
- Kim? Kim var orada? Kampa nasıl geldin! Kimsin! Parolayı söyle!
“Parola: Fırtına…”
- Nasıl? Sen nasıl biliyorsun parolayı:?
“Ben çok şey bilirim..”
- Bana bak! Nereye saklandınsa çık ortaya! Anam avradım olsun karnını deşerim!
“ Biliyorum, yaparsın… Pusuya düşürdüğün o askerlere yaptığın gibi değil mi?”
- Lan sen kim oluyorsun? Onlar düşmandı lan!
“Bana anlatma, ben senin tarafındayım!”
- Öyleyse yüzünü göster!
“Şimdilik görmesen daha iyi… Miden kaldıramayabilir…”
- Ben kaç askerin karnını mermiyle doldurmuşum!
“ Biliyorum tatlım, sen bir kahramansın..”
- O ne biçim konuşma lan?
“ Bir de lanlı lunlu konuşmasan çok iyi olacak! Üniversitede okurken böyle değildin sen? Dağlar mı ayılaştırıyor hepinizi?”
- Çık lan ortaya çık!
“ Ya yakışıyor mu senin gibi bir başkana böyle korkmak?”
- Kim korkuyor lan kim?
O sırada nöbetçilerden biri paldır küldür içeri daldı:
- Başkanım bir sorun mu vardır?
- Siktir git lan! Sorununa da sana da başlatma!
- Hayır, bağırdınız da başkanım?
- Lan hâlâ duruyor bak! Çık git lan! Çiık git!
- Başüstüne başkanım
Kırmızı yanaklı gençten bir oğlandı. Yüzündeki gülünç kırgınlığı görünce gülesi geldi… “Bu salak oğlanlar.. Ulan aynı süt kuzularına benziyorlar.. Bıçağı gırtlağına dayansa biel anlamaz salaklar! “
“Hakikaten salaklar, değil mi?”
- Sen? Sen hâlâ burada mısın lan? Gitmedin mi sen daha?
“ Hışş tatlım! Ben o salak oğlanlara benzemem.. Beni öyle kovamazsın…”
- İstediğimi kovarım, istediğimi boğarım lan!
“ Ya sen mankafa bir adammışsın be! Üniversitede böyle değildin sen.. Bu sığırlar mı bozdu seni?”
- Onlar benim yoldaşlarım lan!
“ Tatlım.. Bak bu güzel lâfları üç gün sonra “göreve” göndereceğin, hadi daha açık söyleyelim, bağırsaklarını etrafa saçmaya yollayacağın oğlana söyle… Benim karnım bu lâflara tok! Şu anda altını ıslatmış vaziyette.. Utancından yerin dibine geçiyor, haberin var mı? Belki kaçar bile?”
- Kimse kaçmaz buradan! Onlar işgalcilerin propagandaları!
“ Böyle ateşli konuşunca bayılıyorum sana!”
- Git buradan! Seni…
“Çekinme söyle canım adımı… Bu arada.. Hani dün senin başkanla yanındaki kalantor herif geldiydi ya buraya… Hani kaç torba nereye taşınacak falan derken ağzının suyu akıyordu ya… Hani ateşli ateşli “başüstüne” diyordun ya… Hani o kalantor herife kahve ikram ederken… Bayılıyorum senin şu yurtsever kimliğine! Herifin ayakkabılarını yalayacaksın sandım ha! Dese yapardın da ya…”
- O…
“Ne? O kimdi? Senin özgür ülkenin yaratıcılarından mı? Her gece bir kızın burnuna tozu tıkıp, âlem yapmıyor muydu o herif yahu? Daha geçen gün… Tövbe ! Geçen yıl, bir genç adam buldular bir pasajın tuvaletinde… kolunda pis bir enjektör varmış, biliyor muydun?”
- Sen ne anlarsın ölmekten, öldürmekten?
“Haklısın, anlamam… “
- Halkımın özgürlük mücadelesinde…
“ Sıçtırtma lan özgürlük mücadelesine bilmem neye! Sen beni ne sanıyorsun? Donu sidikli, burnu sümüklü bebelere benzemem ben! Eline para sıkıştırıp da milletin üzerine saldığınız sabilerden mi sandın lan sen beni? Burun kemiklerini eriterek mi barış sağlıyorsunuz? Yemin ederim senin burnuna o göbekli orospu çocuğunun malından öyle çok tıkarım ki beynin anında eriyip burnundan akar! Seni ayakkabı yalayıcı köpek dölü! O altı sidikli oğlan üç gün sonra şehrin ortasında karnını etrafa saçarken sen ne yapacaksın? Nerede olacaksın? Kimin ayakkabısını yalayacaksın? Onun bunun köpeğinden başka bir şey değilsin!Yırtarım lan seni!”
Son cümleden sonra sesin sahibi saklandığı gölgelerden çıktı…
Az önce görüp de öldürmeye can attığı kişiyi görünce eli ayağı kesildi, gözleri karardı, titreyen parmağı eğik şarjörlü tüfeğin tetiğine asıldı… Gözleri iyi ce kararıp bayılmanda öne hissettiği son şey bacağında yayılan sıcak acı oldu…
…..
Bir patırtıyla yerinden sıçradı, kollarını başının üstünde birleştirdi.
- Korkma, sadece kitap düştü…
“Korkma? Sadece kitap düştü? Hayır… Zamanlayıcıyı doğru ayarlaman gerek… Bana yalan söylüyorsunuz! Hepiniz yalan söylüyorsunuz! Belki karnında bir yırtılma hissedersin ama kısa sürer inan… Düğme kırmızı olmalı.. Elbette… Halkımızın özgürlüğü için! Katıksız demokrasi! Sınıfımız, halkımız… Sonra Ber… Neydi kızın adı? Neden hatırlayamıyorum? Neden Allah’ım! “Allahım” mı dedim? Sınıfsal bir egmenlik simgesine mi?… Önce nişan almalısın! Hayır! Evet! Onlar işgalciler! İşgalcileeer!”
- Gene bağırıyor bu!
- Durup durup coşuyor ya! Manyak mıdır nedir?
- Hem manyak hem şerefsizin önde gideni…
- Nasıl lan?
- Bilmiyon mu sen bunun neler yaptığını?
- Nereden bileyim lan?
- Oğlum, neden bunu en derin dondurucuya koyuyoruz hiç bilmiyon mu?
- Ne bileyim be oğlum? Diyon ya manyağın teki!
- Bu yaralanmış işte , nasılsa artık, dağa bırakmışlar bunu.. Bizimkiler devriyede bulduklarında cızlamı çekmek üzereymiş…
- Eee? Sen ne diye madam deyip duruyordun buna peki?

Elindeki beyaz, dantelli şeyi göstererek:
- Bundan, odasında ne çok var biliyor musun?
- De get! Manyak! At lan şunu çöpe at! Elimi sürmem ben ona! Sapık mısın nesin?
- Hahaha! Alışacan oğlum… Neler neler konuşur bu geceleri bir duysan.. Çay içen mi len? Gidip çay içek…

- Hayır! Ben yaptım, diyorum size, ben yaptım!
Scanned at 11-8-2009 20-34- Deli midir, nedir, bırakın gitsin yahu!
….
- Gece olunca uyanıyorum ya ben? Sen de biliyorsun bunu… Bildiğin için de korkuyorsun.. Çünkü kapını veya pencereni ne kadar sıkı örtersen ört bir yerden yanına sızabileceğimi biliyorsun. Senin aklına sızabileceğimi biliyorsun. Benim işimi akılları şekillendirmek, biliyorsun, değil mi? Sen ne kadar cevap vermesen de ben biliyorum.. Korkudan bu suskunluğun, korkudan… Senin aklını ikiye böleceğim ve iki yarısının birbirinden haberi olmayacak! Ve sonra bir yarısını diğerine öldürteceğim, kimsenin ruhu duymayacak! Zaten ruhlar duymaz… Hahahaha! Ruh diye bir şey yok, biliyor muydun? Biliyordun, biliyordun, elli bin defa anlattım sana… Onu kafanıza soktuğum ilaçlarla ben yaratıyorum!

Oda karanlıktı. Karanlık katışıksız, serin ve acımasızdı. Bir yalnızlık beyanı gibi kaplamıştı her yanı. O, top sakalı, koca göbeğiyle Louis tarzı bir koltuğa gömülmüş karşısındaki genç kadına bakıyordu. Uzun boyluydu ve bu kendisini öküz gibi güçlü hissetmesini sağlıyordu. Asistanlarına tepeden bakabilmesi, aileden akademisyen olması vs vs vs… Karşısındaki genç kadının muhtemel çığlıkları ve mevcut sızlanmaları beyaz bir kumaşın içinde boğuluyordu. Kumaşı özellikle beyaz oluşundan ötürü seçmişti. Günahları ve kusurları içinde boğacak bir saflık sembolüydü o kumaş… Ama en çok… En çok karşısındaki kadını korkutabilmek hoşuna gidiyordu… Daha doğrusu… Korkuyu ona gösterebilmek gücü… Beynini bir soğan gibi kat kat açıp, gizlenen her şeyi ortaya dökebilmek ve bunu yaparken, onun karşılaştığı aczi seyretmek… Onun aciz olmaktan duyduğu korkuyu ve utancı hissetmek… “Hissetmek? Hayır, hayır! Bu tamamen boş bir kelime! Bilimde bunun yeri yok! Olsa olsa.. Algılamak denebilir…” Sonra sanki zaten konuşuyormuş gibi sesli devam etti…

- Algılamak.. Elbette! Büyütüyorsunuz şu insan denen maymun türünü kafanızda! Bütün hayvanların tek bir hayatı vardır: Şartlı refleks! Dolandırmanın gereği yok veya mübalâğa etmenin veya… Öyle işte… Münasip yerlerine elektrik akımı versem yarım gün içinde seni yemek yemekten bile men edip, açlıktan ölmeni sağlayabilirim! Biliyorsun, değil mi? Yoksa onca seminerden hiçbir şey öğrenemedin mi? Beyin dediğimiz, koskoca bir ışıklı tabeladan ibaret! Onu süsleyip püslüyoruz ve hayatın bir yerinde ışıklandırdığımızda… Herkesi kendimize davet ediyoruz… İçi ölmüş pervane böcekleri, güvelerle ve sineklerle dolu bir ışıklı tabela beyin dediğiniz o et parçası! Biliyorsun, değil mi? Bu kadarını da mı öğretemedim size? Aaah! Oysa.. oysa anlamanı ne kadar isterdim… Yani tamam belki sevgilin kadar yakışıklı değildim ama… Gene de kalıbım yerindeydi, değil mi? Yani senin o minnacık dişil beyninin kavrayabileceği kadar da olsa çekiciydim, değil mi?
….

- Kerim Bey! Kendinize gelin! Epilepsi öyküsü var mıydı hocada? – Bilemiyoruz ki daha önce hiç karşılaşmadık…
- Katatoni halinde!
- Nasıl böyle bir teşhis koyabilirsin hemen?!
- Bir şeyler yapmalıyız! Diyazem yok mu?!
- Bir saniye! Ben de iki ampul olacaktı!..
- Koş getir!
- Hayra alâmet değil bu!
- Değil ama yapabileceğimiz bir şey yok şu anda…
- Tehlikeli mi sence?
- Sanmam…

…. – Biliyor musun? Bilsen de söyleyemezsin gerçi şu anda da… Hahahaha! Ben de ne soruyorum değil mi? Bazen… Bu bazen kelimesini de çok severim ha! İnsanların deli olduklarını anlatmaya korktukları zaman kullandıkları bir lâftır. Kim ki “bazen” diyor, bil ki hayatı o şey üzerine kurulmuştur. “Bazen alkol alırken..” derken, artık beyni alkolden delik deşik olmuş bir manyakla karşı karşıyasındır. Veya “Bazen sesler..” diye çekinerek başlayan biri beyni güve yenikleriyle dolu bir şizofrendir… Anlatabiliyor muyum? Bak ne kadar mütevazıyım, gördün mü? Benim gibi atadan bilim adamı birinden böyle bir tevazu bekler misin? Beklemezsin elbette! Asalet size ne kadar yabancı! Ama gene de sana söyleyebilirim… Ne de olsa bunları kimseye anlatamayacaksın… Ama lütfen böyle korkma! Ben seni “saf akıl” düzeyine eriştireceğim! Göreceksin ki bu çirkin… Aslında senin vücudun çok güzel ama… Neyse bu sınırlı bedenin içinde hapsolmak zorunda değilsin! Sana anlattıklarımı doğrudan görebileceksin! Ve tata! Ruhun olmadığını, hepsinin sadece bizim kurmacalarımız olduğunu anlayacaksın! Düşünsene insan ruhu denen şeyin özünü gören ilk ve tek bilim insanı sen olacaksın! Sonrasında mı? Herkes bunu soruyor nedense? Bu ne anlamsız soru böyle yahu? Sonrasından sana ne be adam, değil mi? Kıt aklınla neyi kavrayabiliyorsun da sanki? Nerede kalmıştım? Evet evet… Benim de bazen aklım karışıyor. Halüsinasyon teşhisi koymak için bir sebebim yok elbette.. Yani belki de sokak gürültüsüdür işittiğim şeyler ama.. Sanki. Nasıl anlatmalı? Birileri kapını ısrarla çalar ya, içeri girmek için… işte öyle.. Tanıdıkların, mesai arkadaşlarının sesleri çalınıyor kulağıma… Sanki bir yangın yerinden beni kurtarmak istiyorlar… Ne tuhaf değil mi? İnsanların akılların kesip biçebilen bir adama kim yarım edebilir ki? Daha “bilinç altı” terimini bilmezler ama… Beni kurtarmaya soyunurlar… Benim kurtulmaya ihtiyacım yok! Onlar saçmasapan şartlı reflekslerinin kurbanı zavallı bunaklar! Bazen… Gerçekten çok kuvvetli geliyor sesleri.. Sanırım fazla tesir altında kalıyorum… Belki ergenlikten kalma bir aşağılık kompleksi? Hahahaha! Ben de mi Oedipus? Nasıl espri ama! Biliyorum, çok zekiyim! Ölümden korkmak zayıfların işi, inan bana.. Ölüm o beyin denen ışıklı tabelanın fişini çekmek demek… O zaman… Gerçek ışığı, yıldızların ışığını, kirlenmemiş olarak görürsün. Nereden mi biliyorum? Bana öyle bakınca anlıyorum, bunu sormak istediğini…

Dışarıda bitmek üzere olan bir floresan lambanın sancılı çarpınışları odaya vuruyordu. Bunu o an mı fark etmişti yoksa bu da bir yanılsama mıydı? Bu, karanlığı daha keskinleştiriyordu. O düzensiz ışıklar kafasının içinde bir yerleri dürtüyordu sanki… Ellerini gözlerine siper etti.

- Neden hiç bir işi doğru dürüst yapamaz şu insanlar! Oral dönem takıntılı aptallar sürüsü! Yetersiz uyaranlı şartlı refleks kurbanları! Biri şu lâmbayı düzeltemez mi?! Böylelerini vurmalı! Evet, evet! Vurmalı canım! Düşüncelerimi toparlayamıyorum. Bak… Önemli olan şu… Ölüm anında algılama sürüyor mu sürmüyor mu? Beni düşündüren bu! Kim bilir belki bilinçli koma durumlarıyla herkesi iyileştirebilir, uyanıkken öğrenemedikleri şeyleri onlara öğretebiliriz. Elbette sen bu soylu amaç için ölümü tecrübe edecek ilk şanslı denek olacaksın… Hadi ama! Beraber açmadık mı o kadar kafatasını? Ne çıktı içinden? Korkacak ne var? Acısız olup olmayacağını bilmiyorum, ne yalan söyleyeyim? Seni komaya sokup sonra da uyandırabilmeyi isterdim elbette ama… Hahahah! Şimdi bunu hiç canım çekmiyor! Hem sırf güzelsin diye benim gibi bir adamın kalbini kırmanın cezasını da çekeceksin! Sana onca şey öğrettikten sonra… Seni o kadar kolladıktan sonra… Biliyor musun? Boğulmak çok ilginç bir ölüm şeklidir. Gerçi eminim adli tıp dersinde öğretmiştir o geri zekâlı hocanız ama?… Hahaha! Yani düşünsene… Ölümün her anını tadabildiğin enfes bir tecrübe! Hayır!.. Elbette gırtlağını fazla zedelemeyeceğim! Beni o kadar hayvan mı sanıyorsun? Evet.. korkma.. bak en kadar yumuşak ellerim…

….

- Hayır! Ben yaptım, diyorum size, ben yaptım!

- Deli midir, nedir, bırakın gitsin yahu! Polisler kollarından tuttukları gibi dışarı attılar iri yarı , top sakallı adamı…

- Başkomiserim… Sizce doğru mu ettik? Adam itiraf ediyordu baksanıza…

>- Oğlum! Adam tam o saatte ve ondan sonraki iki saatte misafirlikteymiş, en az on tane şahit var! Deli misin nesin!? Şuradan bir demli çay söyle başım çatlayacak gibi ağrıyor!

Scanned at 7-18-2009 13-31“Gözlerimi açtığımda gece oluyor…

Geceleri seviyorum. Burası geceleri çok sakin oluyor. Bütün gün kafama batıp duran sesler susuyor. Bütün gün… Sanki başka birinin elinde, oraya, buraya sürüklenip duruyorum.  Geceler… Evet,evet… Geceler… Gecelerin çeşitleri var. Aylı geceler, aysız geceler, bulutlu geceler, bulutsuz geceler… Bulutlu gecelerde kendimi çok güvende hissediyorum. Gözlerime batan sayısız yıldızın ışığı, o tatlı, yumuşak ve gri pamuk yığınlarının arkasında kalıyor.

İnsanlar genellikle korkuyorlar bulutlu gecelerden… Ben seviyorum, seviyorum, seviyorum. Evet, evet, evet.

Bulutlu gecelerde bulutlar gibi mavi pijamamla ne kadar rahat uyuyorum. Üzerinde çizgileri de var. Babamın da böyle bir pijaması vardı. O büyük bir adamdı. Bazen.. Bazen elinde o mavi sopayla… Aaaah! Vurma baba! Yapmayacağım baba, özür dilerim! Çok çalışacağım baba, söz veriyorum. Hayır baba! Sigara içmedim baba! Hayır Cengiz götürmedi beni… İçmedik! Ben küçüğüm baba, n’olur vurma, baba!

Bulutsuz geceler kötüdür, yıldızlar gözüme batar. O zaman… Bakışlarım sanki… Yıldızların arasındaki karanlığa kaçıyor.  Baba vurma n’olur! Özür dilerim baba!

Aylı geceleri de sevmiyorum, hele dolunayı hiç!.. Üstüm başım ıslanıyor sanki. Babam bağda içecekti, siniyi ben taşıyordum.. Sini nasıl parlaktı!  Üzerinde zambak yaprakları işlenmişti. Üstünde  tele dizili ampullerin ışıkları oynaşıyordu.

Sini, güzel sini… Bağrı zambaklı sini…  Vurma baba,n’olur vurma! Görmedim o taşı baba! Bir daha getiririm baba! Getirmeyeyim mi?  Aaaah! Altımı ıslatmadım baba! Siniden üstüme döküldü baba! Vurma baba! Yok baba, beni oraya götürme! Orada deliler var, diyorlar, götürme baba! Ben deli değilim baba! Sen öyle deme baba! Tamam baba!

Ay karanlıkken iyi oluyor. O zaman parlaklığıyla yüreğime yük olmuyor. Ay bir zambaklı sini gibi üstüme dökülüyor. Yüzün kararsın zambaklı sini, bitmiyor sanki kara ceketli babamın kini… Kanalın kenarında,  derin suyun cılız serinliği, hint incirlerine takıldığında…  Vurma baba, vurma, kurbanın olam!

N’oldu? Susmam lâzım şimdi. Gece hemşiresi mi bu dolaşan. Birini çağırıyor… Gece bulutlu oldu mu.. ben de saklanabiliyorum içine… Şşşşş1 nefes bile almamak lâzım! Doktoru çağırıyor. O kır, top sakallı şişkoyu çağırıyor. Bakınca içim kalkıyor adama. İnsana kötü bıçak ağızları gibi bakıyor. Gözleri başka yere bakıyor sanki… Sana baksa da kesip arkana geçiyor, bakışları.

Bir… Kibir kasırgası gibi! Evet! Baba! N’olur vurma! Evet yanlış cevaplamışım o soruyu, biliyorum herkes sana gülecek..Güldürmem merak etme.. Ben de senin gibi olacağım baba! Baba evet.. N’olur okşa başımı…

Geçiyor mu ne? Doktoru bulamadı galiba? Bulamasın1 Köpeklere yem olsun, koca şişko! Sana demedim baba! Sana nasıl öyle bir şey derim? Ben doktora diyorum…  Herkes önünden kaçıyor, koridora girdiğinde. Mecbur olmasalar konuşmayacaklar. Biliyorum ben.. Hepsi, onlara “hastasın sen!” demesin diye gülüyor yüzüne…  Yürüyen bir duvar gibi o… Sözler işlemiyor bedeninden içeri. Sanırım onun içinde ruh yok! Evet evet1 O şişko bedeni dopdolu… Kibirler dolu! Onun dışında insan yokmuş gibi bakıyor çevresine… Bilmiyorum işini yapabiliyor mu? Sanki bir anda herkesi  hastanesine tıkabilecekmiş gibi konuşuyor her zaman… Hayır! Sanmıyorum.. Yani ampul değiştirebilecek bir tip değil… Dökülme üstüme  zambaklı sini…

Hastaneden çıkarsan… Olmuyor, düşünemiyorum öyle… Bana ne oluyor yahu? Bana neondan? Neden düşünemiyorum onu hastana dışında? Burada o koca göbekli gövdesiyle… Deliliğin, etrafında  döndüğü bir şey gibi… Hayır güneş değil! Güneş değil işte! Güneş aydınlıktır.. Bu herifin içi karanlık dolu… Gövdesi çamur gibi bir karanlıkla şişmiş ayının!

Onu hastane dışında düşünemiyorum! Düşünebilsem ah! O.. Hastane dışında parçalanıverecek sanki… Onsuz sohbetlerin ilgisizliğiyle, onsuz mutlulukların ışıltısıyla, onsuz depresyonların tazyikiyle… Parçalanıverecek… Ama? Neden benim canım acıyor, bunları düşünürken? Seviyor muyum onu yoksa? Hayır! Nasıl sevebilirim? Koca şişko!..

O… İnsan dışı bir şey… Parmaklarının arasından, karanlığıyla lekeli haplar çıkartan bir şeytan… Hemşire de onun zebanisi…  Ben.. Başımı bulutlara dayayıp uyuyorum geceleri. Bulutlar şehrin ışıklarını yansıtıyor. Koca bir gece lâmbası gibi duruyorlar baş ucumda…

Koca şişko! Beynimin içini biliyor sanki! Sanki beynimi yarmış, içinden cerahat çıkmış gibi bakıyor bana… Çok yoruluyorum onu düşündüğümde… Hayali, boynuma bir örs gibi asılıyor, nefessiz bırakıyor beni!

Ona bakınca… Zeytinlerin arasından gelen adamı görür gibi oluyorum… Elinde kızılcık sopası, burnunda alkol  kızılı patlaklık…

Çok yorgunum. O mu yoruyor beni, gece mi bilemiyorum. Hemşire hâlâ doktoru bulamadı.  Bulamasın, kaybolsun köpoğlusu!

Gece bitti bitecek.. Gözlerimde ağır uyku, kollarım derin yorgun…

Gece hiç bitmese.. Bulutlar şehrin ışıklarını tutup da üstüme saçsalar. Hemşire doktoru hiç bulamasa… O, umursamaz ve ekabir suratıyla bakmasa üstümüze… Üstümüzde suçluluk lekeleriyle kalmasak orta yerde.  Güzel sini, parlak sini…  Sen düşmeseydin yerlere, üstü zambaklı sini… Vurma baba! Söz ben de senin gibi olacağım!

Gözlerimi tutamıyorum…”….

Neden binanın o cephesinde olduğunu bilmiyordu. Arkasından gelen tıkırtıya baktı. Rüzgârla kapan bir  oda kapısıydı bu…

-          Ay o ne kız?

-          Aaaa! Manyak ayol! Dedemde böyle yapardı…

-          Ay ne iğrençtir di mi ama?

-          Hakkaten kız! Pantolonun paçasından dışarı sarkıyo ya, ıığğ! Neyse buraya doğru geliyor hemen sağa, sağa,çabuk!

Hemşirelerin kendisine güldüklerini anladı, cevap verecek takati yoktu. Odasına gitti, ayaklarını sürüyerek. Gözleri ağırlaştı, başını masasının kenarına dayadı. Yarı açıkgözlerine paçasının kenarından çıkan mavi çizgiler takıldı… Bu bir pijama paçası mıydı? Gözleri ağırlaştı, uykunun kaypak zemininde kaydı… Aklında  zayıf bir tokat gibi bir cümle parladı, geçti, anlam veremedi:

“Gözlerimi açtığımda gece oluyor…”

Scanned at 7-11-2009 16-18Siklamen Günlükleri:  Bir Akşam Kapımdaki  Tuhaf Şiddetin Hikâyesi

Gün batıp da güneşin, yerini o iş bilen, o serinkanlı laciverde bırakıverdiği dakikalara bayılırım. Genellikle siklamenimi o  vakitlerde sularım. Bu, yorucu bir aydınlıktan, hürriyete atlayıverişimizin bir kutlaması gibidir.

İşte o dakikalarda  çiçeğimin yanında oturup sokağı seyretmeye bayılırım. Çiçek yetiştirmek, hayata gösterilen özenin bir ifadesidir. Bu… İnsanı inceltir…

Bir yandan, sokakta, evlerine dönmek için telâşla seyirten insanları görmek…  Bu da hayatın yaşanmaya değer bir şey olduğunu düşündürür bana hep. O gün canlarını çıkaran işlerinden sonra serin pijamalarının, belki içkilerinin, belki eşlerinin yanına dönmek için çırpınırlar. İşini sevmenin pek az insana  nasip olduğunu bilmek içimi  sızlatsa da bir amaca  yönelmiş  hızlı adımları görmek her zaman içimi ümitle doldurur. Hele  yirmi yıllık arkadaşımdan gelecek  telefonu beklemek, keyfili bir sabır  sınamasıydı. Telefon gecikmişti ama önemli değildi.

Üst katımda oturan o top sakallı tombul adamın yalpalayarak geldiğini gördüğümde huzurumun kadife örtüsünde bir iplik attı. Gerçi sabahları zoraki bir tebessüm ve “günaydın” dışında sohbetimiz yoktu.  Her ne kadar o sürekli  bu sembolik sohbeti uzatmaya meyletse de… Gene de içimdeki o belâ alârmı kafamı balkondan içeri çekmemi söyledi.

İnsanlar hakkında önyargılı davranmanın yanlış olduğunu söylerler.  Bu fikri hiç umursamadım. Çünkü davranışlarında genel bir tutarsızlık veya daha kötüsü riyakârlık gördüğüm, sezdiğim insanlarla konuşmakla harcayacağım zaman benim için çok değerlidir.

Belli ki zamanında içeri girememiştim, çünkü az sonra kapım çalındı. Şu dakikadan sonra evde yok numarası  yapamayacağımı bildiğimden  sıkıntıyla yüzleşmenin en iyisi olacağını düşünüp kapıyı açtım.

Hiç olmazsa onu görmekten dolayı sevinmediğimi anlatabilecek kadar resmî bir biçimde “Buyurun?” dedim. Sanırım o bunu bir davet sandı, paldır küldür içeri daldı. O an aklımdan geçen ilk şeylerin listesinde neden boğma teknikleri olduğunu kendime sormadım.

-          Ben de az sonra çıkacaktım…

-          Mühim değil, fazla kalacak değilim,beni davet ettiğiniz için teşekkür ederim.

Davranışlarına reddedilmeye alışık olmadığını ve hatta emir vermeyi sevdiğini gösterir bir  kayıtsızlık vardı. O an ise aklımdan geçenlerin başında surata atılacak yumruklardan hangisinin daha şık olacağıydı. Zira ceketi bir memurun  iki aylık maaşına  eşit  olan bu adama sıradan bir yumruk atmak olmazdı.

-          Oooo! Bakıyorum siz de okuyorsunuz?

Eve taşındığımda tahtaları çürümüş yüklükten bozma kütüphanemi yakalaması canımı daha çok sıktı. Genellikle sırf okuyor görünmek için kütüphanemden ödünç kitap isteyenlerin o sathi dikkatine sahipmiş gibi geldi.

-          Hımm.. Dövüş sanatları? Hem de İngilizce?! Meraklı mısınızdır?

-          Biraz, şey…

-          Evet,evet,güzel,ben de gençliğimde karateyle uğraşmıştım. Çok yetenekliydim, çok! Hatta merhum babam…

Kaba görünüp görünmemeye hiç aldırmadan arkamı dönüp  salonla birleşik mutfağıma yöneldim. Isıtıcıdaki su kaynamıştı.  Akşamcılara özgü o kızarmış patlıcan burnu, kılcalları  fırlamış tombul yüzü ve  havagazı kaçağı gibi kuvvetli alkollü nefesi ile onun da  kahveye ihtiyacı olacağını düşündüm.

-          Hangi grup bu çalan?

Bıkkın bir sesle:

-          Ace  of Base…

-          Sizin gibi biri için fazlaca çocukça değil mi, belki “hafif”?

-          Nasıl biri gibi görünüyorum?

-          Bilmem? “bilinçli” biri gibisiniz.

Bu arada en başından beri hiç tanışmaya gayret etmediğimi fark edemediğinden olsa gerek elini uzattı.

-          Ben Emre ÇORBACI…  Tıp fakültesi psikiyatri öğretim üyesi…

-          Öyle mi? Memnun oldum…

-          Siz? Adınızı söylemediniz?

Ona sıradan bir ad söyledim. Onun tarafından herhangi bir “John SMİTH”   gibi bilinmek istediğimi de anladı mı bilemiyorum ama ciddi ciddi başını salladı.

-          İlginç kitaplar okuyorsunuz. Bu arada.. Çok satan okumanız da…

-          Neden?

-          Herhangi bir nedeni yok. Dediğim gibi “bilinçli” bir insana benziyorsunuz o yüzden? Babam hep “Bir adamın kütüphanesi varsa, onunla konuşmana gerek yoktur!” derdi.

-          “Bilinçli insanlar”, çok satanları okumazlar  mı?

-          Öyle demedim.  Bilinçli insanlar seçicidirler. Onlar… Nörotikler gibi değildir.

-          Özür dilerim… Çok satanları daha çok nörotikler mi okur, sizce?

-          Öyle demedim.  Günümüzde, hiçbir şey hakkında kesin hükümlere varamayacağımız için böyle söylemek yanlış olur elbette… Babam da kesinlik konusunda şüpheciydi….

 O anda aklımdan yumruk listesi de silinmişti. Belki de kolunu uygun şekilde kıvırıp  kapı dışarı etmeliydim.  Ve gene o anda neden apartmanın altındaki bakkalla sohbet etmeyi daha çok sevdiğimi anladım.

-          Doğrusu kütüphanemize göre tasnif edilmemiz biraz ürkütücü…

-          Her davranış bir ip ucudur, dostum…  Ben birim, işim bu.

-          Belki de…

-          “Belki” mi? Bunu ben diyorum, ben! Ben insanların akıllarının sarrafıyım! Altı yıl tıp okuyup üstüne bir de beş yıl ihtisas yapıyorsam eğer bu konuda “belki” kabul etmem. Babam da bir akademisyendi…

-          Yani yanılmasınız?

-          Elbette! Ben bir adama deli diyorsam,o adam delidir!

-          Ben… bu kelimenin kullanılmadığını sanıyordum?

-          Off! Nezakete falan gerek yok! Etrafımız obsesif, paranoyak vs tiplerle dolu! Şu aşağıdaki silik insanlara bakın! Her gün neden aynı yollardan evlerine gidip gelirler?

Bu sefer  güldüm,  elimde olmadan ve  asabiyetle ama bunun farkına varamadı. Bir kaşını kaldırarak emreder gibi sordu ki başkasının evinde  nasıl davranması gerektiğini Ona kimsenin öğretmemiş olabileceğine inanamadan cevapladım:

-          Belki paraları ancak buna yetiyordur?

-          Aha! Sanırım siz de psikiyatriyi küçümseyenlerdensiniz?!

Ona, burada ses tonunu yükseltmesinin…  Bu sefer  asabiyetimi gizlemek için gülümsedim.

-          Sadece basit bir izah varsa cevabın muhtemelen o olduğunu söylüyorum.

-          Siz nereden bilebilirsiniz ki? Zaten bütün sorun bu psikoloji enen saçmalıktan kaynaklanıyor. Onlar ne anlar insan ruhundan? Ben ömrümü bu işe vermişim!   Hepsi , beyinlerimiz için birer saatli bomba! İnsanlara ruh diye bir şeyin varlığından bahsediyorlar! Oysa hepsi beynimizdeki birkaç elektrik  kıvılcımı o kadar!

-          Bu konuda çok kesin konuştunuz?

-          Elbette! Ben doktorum!

-          Şey az önce. .. Sanırım, “Bu çağda hiçbir şey kesin değil!” gibi bir şeyler söylüyordunuz da?

-          Hahaha! O biz bilim adamlarıyla ilgili bir durum! Sizin gibi sıradan insanlarla ilgili değil!

O kadar doğal buluyordu ki konuşma tarzını herhalde listenin 3. sırasındaki bir direkt bile onu kendine getirmeye yetmezdi.

-          Siz sadece size söylediklerimizi yapın, yeter, bu çok daha güvenli olur!

-          Hür irade falan diyeceğim ama?

-          Amaaan! İnsan dediğiniz komplekslerinin bir  çorbası! Sokaktaki şu insanlar,   ergenlik  dönemi çarpık ailesel rol modellerinin kompleksleriyle malul, dolaşıp duruyorlar!

-          Cehaletimle sizi sıkmak istemem ama…

Yüzünde  böyle şeylere alışık olduğunu gösteren bir sırıtmayla:

-          Yok canım, önemli değil…

-          Söylediklerinize bakınca herkesin  bir tür sosyopat veya psikopat olduğunu…

-          Elbette! Sadece onlar bunun farkında değil!

-          Ama…

-          Amalara yer yok dostum! Babalarından öğrendikleri yanlış şeylerle birer paranoyak şizofren adayı olarak dolaşıp duruyorlar. Babam hep derdi ki…

O konuşmaya devam ederken aklıma nedense ölüleri diriltip de sonra başına belayı alan çılgın bilim adamları geliyordu. Bir an sokaktakilerin birer zombiye dönüşüp dairemin kapısın kırdıkları ve  bu tombul adamı yaka paça sürükledikleri geldi. Belki üşengeçlikten belki de… Edebiyatın piyasasının olduğu bir ülkede zengin olabilirdim.  Bu arada o artık benden kopmuş vaziyetteydi. Dizginleri eline almış, sözün atlaırnı alabildiğine kamçılıyordu:

-          …. Onların beyinlerine girdiğinizde, dostum…. Orada…. Baskılanmış vahşetin, çarpık dikenli tellerini göreceksiniz.  Edebiyat dediğiniz de bu  vahşetin tellerinin arasından kaçabilen birkaç kişinin  kusmuklarından ibarettir. Bana soracak olursanız edebiyatı psikiyatrların denetimine bırakır,  paranoid  şizorfrenik her türlü uyarıcı   saçmalığı yasaklardım. Bilimde kesinliğin olmadığını yalnız biz bilim seçkinleri konuşabiliriz. Onun dışında bu potansiyel hastaların hayatlarını düzenlemek için… Ahh! Evet! Sağlıklı bir toplum için   yapılması gereken ne çok şey var!?  Hayatlardaki kesinliği biz belirlemeliyiz. Babam benim  iyi bir meslek sahibi olmam için günlük programımı böyle düzenlemişti! Eh! Bugün onun gibi bir bilim adamıyım işte! Siz bilmezsiniz ama…  dudakların kıysındaki bir seyirme… evet evet  frontal lobdaki bir eksiklik… her an saldırabilirler… sokaktakiler  için geçici klinikler.. evet! Tabii!  Nende olmasın, onları düzenli olarak tedavi edebilirdik! .. Demokrasi mi?  Delilerin oy çokluğuna dayalı bir sistem mi? Hahaha! Bu kadar saf olamazsınız dostum! İnsanların doğruları mı? Bir doğruları olduğunu savunan o sekterlerin hepsi obsesiftir. Hatta bazıları ciddi şekilde sosyopattır!  En hafiflerinde “doğruyu” bildiklerine dair bir nevroz bulacaksınız!   Yapmayın!  Sanrılaırnı bize “din” diye dayatan bir takım adamlara inanmalarının da artık önüne geçmeliyiz! Bunlar akıl dışıdır! Ben mi? Nereden mi biliyorum1 hayatımın otuz yılını beyni araştırmaya ayırdım ben! Sizin siyaset teorileriniz de  psikotik sapmaların birer neticesi! İnsan sadece beyni daha kompleks işleyen bir maymundur! … İnsan acınası bir yaratık! Onu tanıyanlar yalnız biz doktorlarız!  …

Bir müddet sonra sözlerini takip edemiyordum.  Alışık olduğum şiddet sahnelerinden farklı bir şey vardı ve ben alışık olmadığım şekilde tedirgindim.  Az önceki yumruk listem kafamdan uçup gitmişti.  Derinden gelen ve şekilsiz bir nefretin ,  lodos dalgası gibi durmanda üstüme geliyordu adamın sözleri.  Kulaklarımı sağır ediyor,  korkunun ve aşağılık kompleksinin o ağdalı kahverengisiyle   beni kuşatıyordu sanki. Avuçlarım, parmaklarım yanıyordu. Onları birer yumruk yapıp, karşımda tütüp duran  şu adamı darmadağın…

O sırada çalan telefonla bir anda gevşedim.

Kırmızı toparlak burunlu komşum kapıda önümden çıkarken yüzümdeki gülüşün arkadaşımla sohbetimden  kaynaklandığını sanıyordu ve iyi ki de kendisini yamyassı etmemek için gösterdiğim sabrın ödülü olduğunu fark etmiyordu.

Bambumla Sohbetler: Gecenin Yeşil HışırtılarıScanned at 7-7-2009 21-40

Belki yaşlılıktandır belki hayalperestlikten… Bilemiyorum ama bir sebepten geceler gitgide daha derin ve  sakin geçmeye başlamıştı. Belki yaklaşan ölümün ayak sesleriydi geceleri böyle durgunlaştıran? Gençliğin şamatasını hayal etmek bile yoruyordu artık beni.

Eskiden  ömrün son yıllarında, zamanın tutulamayacak kadar çabuk geçeceğini  sanırdım. Sanırım bu yıllarda artık hayat düşünebilmek ve son ziyaretçi için hazırlanabilmek için insanı rahat bırakıyor.

Elden ayaktan düşmeden gitmeyi  ümit ediyorum. Geriye dönüp baktığımda… İnsan geriye dönüp baktığında neler hisseder? İhtiyarlığın en güzel yanı gene sanırım ki, pişmanlıkların üstünü, tarihimizin müşfik tozuyla usulca kapatması.

Belki bu yüzden, daha gençken bağrımı acıtan, o bıçak yarası gibi pişmanlıkların artık peşimi bıraktıklarını görüyorum.

Kendimi övmek istemem ama herhalde kötü bir adam olmadım… Olsaydım yaptıklarımın yükünü omuzlarımda taşıyamazdım.

İnsan, nasıl olduğunu hiçbir insanın fark edemeyeceği bir şekilde, belli bir yaşa gelince her şeyin kendi dilinden konuştuğunu anlamaya başlıyor. Ve ancak ondan sonra daha anlayışlı ve müşfik davranmaya başlıyor. Herkes böyle olamıyor şüphesiz. Ergenliklerinin savrukluğuna bel bağlamış çok adam tanıdım.

İşte bunlar üzerine düşünürken kulağıma bir hışırtı çalındı. Evimin yanındaki kanalın kenarındaki kamışları dinlemeyi severdim veya daha uzakta kalsalar da nihayetsiz koşuşturmalarının o mavi nal sesleriyle dalgaları…

Ama bu ses hiç birine ait değildi.

Bu ses, omzunuza dokunup da size gülen bir çocuğun kıkırtısı gibiydi… Veya omzunuza konan bir kanaryanın kıkırdaması… Çocuksu… Küçük… Ve tuhaf şekilde içimde yeşil bir ferahlık uyandıran bir sesti.

Aklıma birden torunum geldi. Yumuşak ve tombul avuçlarının serinliği gibi yüzüme değiyordu sanki bu ses. Bahçelerde insanın içini ferahlatan süs havuzlarının, haylaz ve şımarık fıskiyeleri… Bir roman okumuştum, kasaba kahvesinde, ir sus havuzunda, pinpon toplarını tepesinde oynatan bir fıskiye vardı. O topları her seferinde kapıp da kıran bir de adam…

Bir adam bunu niye yapar? Fıskiyenin neşesine kızdığından mı? O küçük topun o neşeye ortak olmasına kızdığından mı?

Belki bütün hayat bir oyundur, fıskiyelerin ucunda kâh düşüp kâh yükselen pinpon topları misali. Ve bütün istediği de serinliğini hissetmemizdir.

Torunum aklıma geldiğinde gayriihtiyarî dönüp masam baktım. Masamın bir köşesinde küçük, yeşil bir çiçek duruyordu. Ben bilmediğim için hepsine “çiçek” diyordum, bu cehaletim torunumu güldürüyordu. Gülüşü ne aydınlıktır bilseniz. Evet… Sabahları “Artık kalk!” diyen güneşin denize serptiği altın tozları gibi göz kamaştırır… Zeytinlerin ve incirlerin ve  ardıçların ve meşelerin ve pelitlerin arasında saklanan sakaların, kanaryaların, serçelerin ve adını bilmediğim sayısız kuşun korosu gibi içimi  genişletir. Karamsar olmak istemem  ama onları dinlerken ölmek isterim. Belki bu kadarcık bir arzuyu boş çevirmez sevgili ölüm, kim bilir? Belki o son an geldiğinde ruhum bir kuş gibi havalanır ve… Zeytinlerin ve incirlerin ve ardıçların ve meşelerin ve pelitlerin gölgelerinde saklanan kuşların arasından geçip onların türküleri ile kanatlanır, gider…

İşte böyle düşünürken o hışırtının bir konuşmaya döndüğüne şahit oldum. Evet.. Belki şimdi değil ama yaşlandığında herkes, dünyada şaşılacak hiçbir şey olmadığını görecektir.

“Merhaba…”

Bir tebessüm veya bir bardak çay gibi sıcaktı bu ses.

“Merhaba..”

-          Merhaba…

-          Güzel bir gece…

-          Ee… Evet…

Bir masalın başında durup da Kaf Dağı’ndan aşağı bakmak gibiydi bu. Torunumun gülüşündeki sırrın ülkesiydi bu. Bana bilmediklerimi hatırlatan, affedici ve kabullenici sarılışlarının anlamıydı bu.

En başında olduğumuz ve gene döneceğimiz ülkemizin sesiydi bu.

-          Kamışları duyuyor musun?

-          Eee… Evet.

-          Ne diyorlar biliyor musun peki?

-          Haa.. Hayır…

-          Aslında biliyorsun… Kumların altında kalan, herkesin kök sandığı  gövdelerinin bir ucunu yakan tuzlu suyla konuşuyorlar… Gövdelerini birbirlerine sarıp… Ve gene gövdelerine değen rüzgâra teşekkür ediyorlar.

-          Sen?

-          Ben? Görmüyor musun beni?

-          Ama sen…

-          Aklından torunuyla ilgili o kadar güzel şeyler geçiren, kuş seslerine ruhunu teslim etmek isteyen bir adamın buna şaşması, asıl tuhaf olan…

Havada bir küçük kahkaha parıltısı belirdi ve kayboldu sanki…

-          Hahahaha! Dellendim mi be yahu?… Yani.. Hay Allah!

-          Bana her baktığında torunun gelmiyor mu aklına? Ben bir bambuyum, bir bitki… Torunun, yerinde duramayan bir insan yavrusu… Ama bende onun sevgisini görebiliyorsun…

-          Hahahaha! Teslim olmalı mıyım?

-          Bütün o güzel sesleri dinlerken ne yapıyordun ki?

-          Eh! Yani sen de.. Bir bambu için epey akıllısın!

-          Hahaha! Bak ben de gülebiliyorum… Bizim ne kadar akıllı olduğumuzu keşfedenlerin ancak bir kısmı filozof olabildi. Kibirli görünmek istemem ama…

O an fark ettim ki aslında dudaklarım kımıldamıyordu. Kafamda, asırlarca kapalı kalmış bir odanın kapısı aralanmış ve penceresinden giren,  daha önce hiç görmediğim bir ışıkla oda aydınlanmıştı.

-          Düşünmek, sessiz konuşmaktır, derler… Öyle mi yapıyoruz, şu anda?

-          Konuşmayı yeniden öğreniyoruz da diyebiliriz, aslında sen yeniden öğreniyorsun…

-          Eh… Dünyada yetmiş yıldır yaşayan birine akıl verecek kadar bilge olduğuna göre, ne dersen kabul etmeliyiz?

-          Hahaha! Konuşmayı unuttukları için yazıyı icat eden bir  cinsin çocuğu olarak da sen bayağı mütevazısın!

-          Eh… Kimse mükemmel değildir sevgili dostum bambu…

-          En azından bunu bilmen güzel…

-          Peki sen? Sen kaç yaşındasın? Allahım ya! On dakikadır bir bambuyla konuşuyorum, bir de ona “Tevellüt kaç?” diye soruyorum, iyi mi? Tövbe tövbe!

-          Keşke bilseydim… Bildiğim tek şey… Sizin gibi yaşamadığımız… Veya ölmediğimiz…

-          Anladımsa Arap olayım!

-          Niye? Çok mu zekidirler?

-          Ben öyle düşünmemiştim.. Yani bu deyimin manasını.. Öyle deriz işte… Yani.. Bir tür alışkanlık, lâfın gelişi…

-          Şöyle söyleyeyim, var olduğumuz ilk andan bu yana olanları hep birbirimize aktarırız. O sebepten de kimin önce kimin sonra geldiğini hiç bilmeyiz. O kamışlar da böyle yapıyor… Önce toprak altında bekleyen gövdelerine anlatıyorlar her şeyi ve sonra toprak altındaki gövdeler dikilip baş veriyor… Güneşi, denizi ve gördükleri her şeyi gene  toprak altında bekleyen parçalarına anlatıyorlar ve böylece sürüp gidiyor…

-          Vay be! Hiç böyle düşünmemiştim, doğrusu! Çok heyecanlı!

-          Torunun seni bu yüzden seviyor.

-          Gerçekten mi?

-          Bilmediklerinden korkmuyorsun, meraklısın ve en önemlisi… Müşfiksin…

-          Şey… Ne yalan söyleyeyim, koltuklarım kabardı…

-          İyi… Yalnız… Bu gece çok yorgunum…

-          Sen.. Uyuyor musun?

Gene  bir kahkaha şıpırtısı geçti kulaklarımdan:

-          Hahaha! Torununa sor da sana gündüzleri nasıl çalıştığımızı ve geceleri nasıl dinlendiğimizi anlatsın?

-          Kime? İlbige’ye mi?

-          Hayır, Aybike’ye… Fotosentezi öğrenen o…

-          Olur, sorarım…

 Yüzümde bir yorgun tebessüm belirmişti.  Gözlerim serin bir ağırlıkla kapanıyordu. En son hatırladığım, başımın şezlongun yanına doğru kaydığıydı.

Ay mehtaptı. Su durgun.
Rüzgâr esmiyordu. Rüzgârların nereden geldiğini sorduğunu hatırladı çocukken.
Çocuk bakışlarını babasına yönelttiğinde, ruhunun öylece göründüğünü bilemezdi elbette. Babasının bu saflıkla mutlu olup gülümsediğini de elbette…
Gecenin yalın mavisi…
Böylece saf mıydı şimdi?
Ayaklarının altında, kayaların dibinde kımıldayan sudan da bir ümit yok gibiydi.
Mehtabın ışığı bir kara bir bulanıklıkta eriyordu.
Gece serindi.
….
Uyandığında kafası çatlayacak gibi ağrıyordu. Geceki o tatlı uyuşukluktan eser kalmamıştı. Sarıldı vücudun kokusunu hatırlamay çalıştı, hatırlayamadı.
Yatak soğuktu, onu belki en çok ürküten de bu oldu. Geç kalınmış günlerin o tatsız öğle üzeri aydınlığı pencereden içeri umursamazca giriyordu.
Aklına neden ölümün geldiğini anlayamadı, ama istemeden elini göğsüne götürdü. Kalbinin attığına şaştı.
….
Şarabın kekreliğini oldum olası sevmezdi, buna rağmen içerdi.Belki kolay yoldan uyuşmak için içerdi.İçtiğinde daha geçimli olduğunu söylerlerdi arkadaşları.
“Yalnız kalmaktansa, sarhoş olmayı tercih ederim…” böyle demişti yüzünü öptüğü kıza. Zayıflığını ele vermekten utanmamıştı. Ruhunun bir tür mavi zırhla kaplandığını hissediyordu. Umursamazlığın o serin maviliğiyle…
Yüzünü kızın yüzüne yaslamış, öylece durmuştu, ne güzel kokuyordu… Yüzünü, kızın boynuna soktuğunda… En çıplak şefkat ilânıyla kalbinin öylece durmak ve reddedilmemek, ne güzeldi…
….
Kızın boynunun o güzel kokulu sıcaklığını hatırladı… Gecikmiş günün arsızlığı, aynı sıcaklığı vermiyordu.
Gecenin geç saatlerinde o gevşek huzurunu kımıldatan, bir küçük taş gibi tabanına batan bir yüzün görüntüsü aklından gelip geçiverdi. Yüzü tam hataırlayamadı. O zaman aldırmamıştı ama şimdi aklına gelivermesi tuhaftı işte….
Yatağın neden soğuk olabileceğini düşündü. Kız onu bırakıp gitmiş olabilir miydi? Buna aldırmayacağını düşünüyordu dün gece ama şimdi öyle değildi işte. Şimdi nedense, kız için endişeleniyordu.
- İlk defa mı geliyorsun?
- Evet…
- Belli, alışık değilsin herhalde?
- Galiba…
Gülümsemesine engel olamıyordu, bu da çok hoşuna gidiyordu. İçindeki bütün insanlık, öylece ortaya çıkıveriyordu işte…
Kel adamın solgun yüzünde de bir tebessüm belirmişti. Evet, bu bir tebessümdü ve belki bu yüzden tedirgin etmemişti onu. Bir tebessüm değil de bir sırıtma olsaydı… Dişlerini gösteren bir yırtıcıya karşı kenin korurdu mutlaka… Oysa bu balkonda, gece yazın o hafifmeşrep serinliğiyle elini omuzuna atmışken, adam gülümsüyordu, sadece gülümsüyordu.
- Gece güzel…
- Güzel… Evet…mli değil.
- Sizinle…
- Tanışmadık evet… Nasıl olsa tanışırız…
- Aslında yani.. O kadar da önemli değil… Ya özür dilerim, yani öyle demek istemedim…
Adam gene gülümsedi.
- Gerçekten de değil… Belki de buradaki herkesin öğrenmesi gereken de budur…Yani..
- Anlayamadım? Kusura bakmayın yani… Kafam biraz… Anlarsınız ya… Dağınık…
- Hahaha! Dedim ya, önemli değil…
- Yani… Yani… Amma çok yani dedim… Bunu o kadar umursamaz ca söylediniz ki… Bir an için… Nasıl desem?.. İrkildim…
- Gerçekten? Gerçekten irkildiniz mi?
- Eeee… Evet… Tuhaf işte… Yani âniden…
- Ani olan nedir?
- İçeride bir alay sarhoşuz, dünya umurumuzda değil… Dünyayı bir geceliğine unutmak istiyoruz… Hatta mümkünse her gece….
Adam gene gülümsedii, ama cevap vermedi.
- Cevap vermediniz?
- Bilmem?.. Belki sözleriniz ilgimi çekti?
- Cidden? Benimle kafa bulmuyorsunuz, değil mi?
- Sizin kadar sarhoş olmadığıma göre, herhalde sizden birazcık daha ciddi olabilirim?
- Offf… Ya kusura bakmayın da… Ben buraya kafamı dağıtmaya geldim… Yani hiç felsefe yapacak halde değilim…
- Sorun değil…
Adam dirseklerini balkon demirlerine dayamış vaziyette şehri seyretmeye koyuldu. Adamı orada bırakıp içeri girecek oldu ama biraz daha hava almak istedi. İçeride nefeslerin ağırlaştırdığı duman bir balçık gibi dalgalanıyordu havada. Bu hafif serinlik, hoşune gitmişti. İçkinin çakırkeyifliğini kaybetmeden, yılışıkça uyuşmadan orada durmak hoşuna gitmişti. O da driseklerini demirlere dayayarak şehri seyretmeye başladı.
- Kabalık ettiysem özür dilerim…
- Önemli değil… Ben de çok tekrarladım ama değil mi?
- Bazen… İnsan kendine hakim olamıyor galiba…
- Bazen öyle olur…
- Bu kadar anlayışlı davranmanız pek alışılmış değil…
- Kavga çıkarsam, daha mı normal karşılardınız?
- Galiba… Yani alıştığımız genelde odur…
- Yıkmak ne kadar kolay değil mi?
- Bilmem? Aslında hiçbirimizin niyeti yıkmak değildir herhalde, ama…
- Ama?
- Ama… Nasıl desem bilmem ki…
- “Kontrolü kaybetmek” diyeceksiniz herhalde?
- Aynen!..
- Hahaha! Hep öyle söylenir.
- Sizce komik mi bu?
- Sizi kırmak istememiştim… Aksine… Bence ürkütücü…
- Ürkütücü?
- Elbette… Düşünsenize bir anda komşusuna kızan bir kral yüzünden binlerce insan kendilerini top güllelerinin altında buluveriyor…
- Siz de şu anarşistlerdensiniz herhalde?
- Bazen bana daha zararsız göründüğü olmuştur, doğru…
- Bu… Bana pek sıradan ve…
- “Tatlı su hümanisti…” diyecektiniz galiba?
- Aynen!..
- Hahaha! Bu… Bu, karanlığımızın çocukça bir inkârı… Kendimize kıymak arzusunun baskılanması…
- Hahahaha! Sanırım Freud’un modası geçeli elli yoldan fazla oluyor?
- Öyle mi dersiniz? Hiç, var olmamayı istediğiniz oldu mu? İşten bunaldığınız, müdürünüzün suyunuzu sıktığını sandığınız? Diğer insanların varlıklarının ruhunuza dikenler gibi battığı?.. Komşuluklarınızın byonunuza pranga gibi asıldığı… Kasiyer kızın sakız çiğneyişindne iğrendiğiniz?..
- Bunlar sığ analziler, kusura bakmayın ama… Bunalrı yaşamayan şehirli yoktur…
- Öyle mi dersiniz? Ya içinize tıktığınız o azap çektirme arzusu? Bir neşterin, ince keskinliğinin kasların arasına girivermesini hissetmek?.. Parmaklarınızın arasından düşmanınızın son nefesinin kayıp gitmesi?
- Sizin derdiniz nedir? Hiçkimse böyle şeyler hayal etmez…
- Öldürmek, intiharın yavaşıdır.
- Neden öldürmek itesin ki insan?
- Çünkü insan yalnızca ölüm anında dürüsttür…
- Sizi tanımıyorum ama…
- Ama bir yerlerden tanıdık geliyorum, değil mi?
- Evet…
- Herkes böyle söyler…
Adama gene g eve geldiğindeülümsedi ama bu sefer gözlerinde sıcaklık yoktu. Bakışları, bakışlarıyla amansız kılıçlar gibi çarpıştı. Kıvılcımsız bir titreme geçti içinden. Kendini geri çekti.
- Aslında hepimiz işlenmemiş cinayetlerin kurbanlarıyız…
- Öyleyse kurban olmamak elimizde?
- Herkes öyle sanır…
- Bakın… Size göre herkes bir gün cinayet işleyecek, öyle mi?
Adam yine gülümsedi, bu sefer tebessümü gibi sıcaktı.
- Kim bilir?
O gece eve gittiğinde gözleri kararıyordu, içi bulanıyordu. Bir gül kokusu ve beyaz yumuşaklık anından gayrısı diken diken bir karanlıktı, uyandığında…
….
Banyoya doğru giden kırmızı izleri gördüğünde başı iyice döndü. Kapı aralağından izlerin son durağındaki bedeni gördüğünde hızla geriye döndü, koşmaya başladı, ayağı sandalyeye takıldı, başını yerdeki çalar saate çarptı, kaltı tekrar koşmaya çalıştığında ayağını masaya çarptı, parmaklarının acısına rağmen yarı açık duran balkon kapısına doğru uzandı.
Balkon demirlerine tutundu, aşağı sarktı, midesinde kalanlar boşaldı. Sonra demirlerin kendisine engel olduğunu düşündü, biraz daha sarktı…
….
Ay mehtaptı. Su durgun.
Rüzgâr esmiyordu. Rüzgârların nereden geldiğini sorduğunu hatırladı çocukken.
Çocuk bakışlarını babasına yönelttiğinde, ruhunun öylece göründüğünü bilemezdi elbette. Babasının bu saflıkla mutlu olup gülümsediğini de elbette…
Gecenin yalın mavisi…
Böylece saf mıydı şimdi?
Ayaklarının altında, kayaların dibinde kımıldayan sudan da bir ümit yok gibiydi.
Mehtabın ışığı bir kara bir bulanıklıkta eriyordu.
Gece serindi.
Kollarını iki yana açtı, gözlerini yumdu. Su sanki onu çağırıyordu. Ciğerlerine dolacak su… Belki günahından arındıracaktı onu… Kendini boşluğa bıraktı. Su serin bir kucak gibi karşıladı onu. Karanlık müşfik bir cellât…
Kayalığın başında, başında ay ışığı parlayan bir adam gülümsüyordu…

Scanned at 6-4-2009 09-06 Karton Kapaklı Defter

Öğleden sonra uyandığında rüyasından aklında kalan sadece tanıdık bir yüzdü. Bakışları sapmayan,  değiştiremeyeceği bir  şeyler olduğunu yüzüne vuran bir adamın bakışları…

“ Saat on dört yirmi iki… Nöbeti iki dakika geç değiştirdiler. Sarışın kahvesini içmeden gitti,  o yüzden biraz asabi. Bu işe yarayabilir. İlgili zaaflar bölümüne eklemeyi unutma. Boynu bir dal gibi kırılabilir. Boynundaki damarlar belirgin. Böylelerinden nefret ederim. Kişisel not. Gözlemlere fazlaca kişisel  izlenim eklemesine izin verme.

….

“ Saat yirmi sıfır dört, nöbeti gene geç değiştirdiler. Pos bıyıklı  adam bıyıklarını yoldu. Bir yere yetişmesi gerekiyor gibi. İçici birine benziyor. Alt etmesi zor  biri gibi, dikkatli olunmalı.  Siyasal görüş olarak  bize yakın olması olasılığı üzerinde düşünülmeli. Sınıf bilincini uyandırmak için konuşulabilir. Gene de… Bilinçlenmemek konusunda  ısrarlı davranırsa. Gözlem notu: En kısa zamanda kesici bir alet bulunmalı.  Pos bıyıklı adamla karşılaşılırsa kullanmak gerekebilir.”

“ Saat yirmi dört sıfır yedi. Bu saatlerden nefret ediyorum. Gene kişisel izlenimler aktarılmaya başlandı. Hayır, aktarmıyorum. Aktarıyorsun. Örgütün bunları bilmesi gerek. Bunlar senin saçma sapan hayallerin. Onlara nöbet zamanlarını, her bir görevlini kişisel profilini vermelisin.”

Bu arada hastabakıcılardan birinin  öfkeli ve soğuk bakışlarını yakaladı. Hastabakıcı gözlerini ondan ayırmıyordu. Bu tüylerini diken diken etti. Genellikle insanlar onun  mavi gözlerinde ürkerdi. O,  örgütsel kararlılığın mavi demirden çakılmış gözlerini taşıyordu. Böyle demişti bir gün, üniversite yurdunda odasında saklandığı genç.

O hasta bakıcıyı ne zaman görse yolunu değiştirirdi.

Işıklar söneli çok olmuştu. Işıklar söndüğünde saatlerini kaybediyordu. En sevdiği,  binanın hemen dışındaki sokak lâmbasının ışığında sokağı seyretmekti. El ayak çekildiğinde, o lâmbanın ışıklarının ulaşamadığı yerlerden tanıdık gölgelerin sürünüp  binaya yanaştığını görürdü.

O gölgelere,  cehennem gibi bir Ortadoğu yarığında öğrendiği dilde  yerini işaret ederdi.

Evet o gölgeler örgütten yoldaşlarına ait olmalıydı. Onlara  binanın zayıf yerlerini göstermeliydi, böylece nereyi havaya uçurmaları gerektiğini bilirlerdi.

Belki birkaç kişi ölecekti ama ne de olsa  büyük önderlerini dediği gibi yumurta kırmadan omlet yapmak imkânsızdı. “ bütün bunlar… Evet evet.. bunlar sınıfsal bir üst kurum yanılgısı. Hayır… kabul etmiyorum. Direnç evet direnç… Bütün sorun bu. Bu kokuşmuş düzenin şiddet araçlarının beynimde yarattığı bir tür yanılsama bu. İstesem şu duvardan çıkıp gidebilirim.  Gidebilirim, gidebilirim, gidebilirim. Gidemez miyim? Nereden biliyorsun? Biliyorum işte, çünkü o bir duvar sen bir insansın. Hayır! Kabul etmiyorum1 bu sınıfsal bir yanılsama! Örgüt beni duyacak, biliyorum. O bir duvar ve sen bir insansın. Onun içinde tuğlalar var ve senin sesin, onun arkasında duyulmaz. Hayır! Hayır! Duyulmalı1 Sesim bütün dünyanın ezilmiş halklarınca duyulmalı! Sesimiz, örgütlü kimliğimiz, düzenin bu kokuşmuş akıl çöplüğünde  söndürülmeye çalışılıyor! Ama hayır! Evet… Sen! Sen teslimiyetçisin! Ben mi? Neden? Duvara duvar dediğim için mi? Sen egemen güçlerin yarattığı bu yanılsamaya tapınıyorsun, tapınıyorsun, tapınıyorsun!..”

Kapısının üstündeki küçük kapak açıldı. Nöbetçi hastabakıcı okkalı bir küfür savurdu:

-          Gene mi kafanı duvarlara vuruyorsun? Kafanı  patlatmak mı istiyorsun? Neden durmanda bağırıyorsun? Kiminle konuşuyorsun? İnsanları uyutmuyorsun! Uyuman lâzım anladın mı? Herkesi korkutuyorsun! Ne o?  Bana mı dikleniyorsun? Beni mi döveceksin?

Hastabakıcının üstüne yürümesiyle bir köşeye sindi. “Seni, seni ilk öldüreceğim… Bu bir diyalektik  geri çekilme.. . Zafer için zorunlu bir terk. Örgüt bunu öğrendiğinde. Ciğerlerini patlattığımız o  işbirlikçi gibi seni de  geberteceğim, inan bana….

-          N’oldu? Niye öyle bakıyorsun? Beni korkutacağını mı sanıyorsun it soyu?! İşkence edip öldürdüklerinle mi korkutacaksın beni? Nasıl işkence ediyordunuz onlara? Mesela parmaklarını  mı kırıyordunuz? Vadide mi öğretmişlerdi bunu size?

 Uzanıp bir parmağını kaptı ve kıracakmış gibi büktü. Mavi gözlü adam haykırdı.

-          Yoksa tırnaklarını mı söküyordunuz? Nereden öğrenmiştiniz bunları? Çok mu güçlü hissediyordun bunları yaparken kendini?

-          Evet…

-          Demek konuşmayı biliyorsun it soyu? Nesin sen? Kahraman mı? O duvardan geçebileceğini mi sanıyorsun? Her gece neler sayıkladığını duyuyorum, merak etme… O duvarlara neden kafanı vurup durduğunu biliyorum. Kafanın o deli saçması şeylerle nasıl sulandığını… Zavallısın sen, hepiniz zavallısınız. Çocukların ciğerlerini patlatan ruh hastalarısınız. Elinizdeki silâhla ,  insanları korkutup öldürüp tatmin olan sapıklarsınız… Hırsız ve yağmacısınız.

-          Hepinizi geberteceğiz…

-          Elinizden gelse eminim yapardınız…  Her gece pencerenden dışarıya sözüm ona işaret gönderdiğini biliyorum salak! Sanki birileri gelip seni kurtaracak sanıyorsun değil mi? Öyleyse şunları dinle. Arkadaşlarının yarıdan fazlası vuruldu. Hem de masumları kendilerine kalkan ederken. Bir kısmı, soygun paralarının üstüne yattılar ve uyuşturucu kaçırıyorlar. Hiç biri seni düşünmüyor, tamam mı? Sen hepsi için takıntılı hergelenin tekiydin, şimdi hepsi sana kıçlarıyla gülüyor,geri zekâlı. Bu arada… herkesin hangi sat ne yaptığını yazdığın o defterler var ya hepimizi çok güldürüyor. Bir gün elinde bir bıçakla karşıma çıkmanı gerçekten isterim. Bakalım,   boynun Fatma hanım’ın boynu kadar dayanıklı çıkacak mı? Gözüm üstünde it soyu!

Odadan çıkarken suratına fırlattığı şey canını fena yaktı. Siyah, karton kapaklı bir defterdi bu.

scanned-at-4-4-2009-02-48Son Akrabalar

 

 

Halûk TEKİNOĞLU otele geldiğinde, gecenin  serinliği,  henüz, mahmurca yerini terk ediyordu.

 Bir yandan  sert kokulu çamlar, diğer yanda, güne esrarını salan günlük ağaçlarının gölgesinde otel  şirin bir yuva gibi duruyordu.

 

Buraya bir dostunun tavsiyesiyle gelmişti.

Görgüsüz zenginlerin gittiği türden otelleri sevmiyordu. Burada halkın arasında kendini daha rahat hissediyordu. Diğer oteller hep gösteriş içindi ona göre. “Ne lüzumu var efendim! Boşa para harcamak hep! Maksat ayağımızı uzatıp iki gün dinlenmek değil mi?  Varsıllığı kanıtlamak için hepsi bunların.” derdi , karısı da  başını sallar, gülümserdi.

 

Odalarına yerleştiklerinde karısı biraz dinlenmek istedi.

 

-          Yahu buraya tembellik etmeye mi geldik hanım!?

-          Ya ne yapmaya geldik Halûk? Sana her gün tatil zaten!

-          Biraz yürüyüş yapalım, gel, insanı dinçleştirir!

-          Aman kalsın! Sen dinçleş! Ben yorgunum…

-          Sen bilirsin…

….

 

Ertuğrul Bey gün doğmadan uyanmıştı. Huzursuz bir  gece geçirmişti. Sebebini biliyordu. Bir vakittir, rüyalarını da hatırlamaz olmuştu. Karısının yanından usulca  kalkmış, balkona geçmişti.Yerin serinliği hoşuna gitmesine rağmen, karısının öğüdüne uyup sandaletlerini ayağına geçirdi.

 

Mevsimlik montunu omuzlarına atıp balkondaki bambu koltuğa  oturdu.

 

Tan yerine yakın o derin karanlıkta ,geceden kalma sarhoş ışıkların,  nasıl yalpalayıp denize düştüklerini seyretti bir müddet. Az sonra sönecekler, yerlerini  parlak ve amansız gün ışığına bırakacaklardı.

 

Önce bir sigara yakmak istedi, sonra vazgeçti. Belki  balkon demirlerine arsızca sarılmış hanımellerinin baygın kokusundan belki de seherin sihrine dokunmak istemediğinden…

 

Mutfaktakilerin tıkırtılarını işitti önce, sonra konuşmalarını.

 

Yıllar ve yıllar sonra bu dili duymak ne hoştu. Bu dilin, şu hanımelleri gibi köklendiği toraklarda olmak  ne tuhaftı… Balkondan sarkıp “Daha çok konuşun!” dememek için kendini zor tuttu.

 

Dünyayı kendisi gibi anlayan insanların arasında olmak ne güzeldi…

 

Bir ara  içi burkuldu. Kendini bir yabancı gibi hissetti ama sonra.. Yabancıların bile eriyip hanım eli koktuğu, hiç tanımadıkları bir sıcaklıkla, hemhal oldukları bu insanların  kendi insanları olduğunu hatırladı…  “Üstünde durmayacaksın her şeyin… Olur, geçer işte… Bak ne güzel  memleketindesin…”

 

“Memleket” ne tuhaf bir  kelimeydi… Ne kadar dolaşırsan dolaş dünyayı, bir kantaron, bir hindiba, bir ayrık otu gibi kök saldığın, rüzgârı, nefesine benzeyen bir yerdi.  Kaç dil konuşursan konuş, dilinin şenlendiği yerdi… Dünyanın gamıyla yorgun dizlerinin eğlendiği yerdi… işte memleket, böyle bir yerdi…

 

….

 

Kahvaltıdan sonra  masalarına yaklaşan adamdan nedense hazzetmedi. İnsanlara karşı peşin hükümlü davranmak adeti değildi ama…  Karısı “Ben biraz sahilde güneşleneceğim canım, siz sohbet edin…” deyip yanlarından ayrıldığında da sıkıntısı katmerlendi.

 

Masalarına yaklaşan adam,  kamburca yürüyen,  esmer , gözlüklü bir adamdı. Küçük camlı gözlüğünün arakasındaki  bakışları, batıcıydı.

 

-          Merhabalar efendim…

-          Merhabalar, günaydın…

-          Rahatsız ettiysem özür dilerim…

-          Estağfurullah, ne demek, buyurun lütfen…

-          Efendim böyle paldır küldür geldim ama…

-          Rica ederim…

-          Efendim biz iki gündür oteldeyiz, buraya da bir tanıdığımızın önerisiyle geldik…

-          Memnun kaldınız mı bari?

-          Şey… Tabii tabii… Yani bizim memlekette pek  okumak adeti yoktur… Sizi burada her gün elinizde bir kitapla görünce, dayanamadım… Bir de… nasıl söylemeli? Halinizde tavrınızda… Bir tür… “Soyluluk” demeye dilim varmıyor, artık en de olsa soya dayanan gerici rejimler bizde yok…

Mavi gözlü adam gülümsedi:

-          “Soyluluk” sizce sadece bir  formalite midir?  Neyse…İyi etmişsiniz efendim… Çay alır mıydınız?

-          Aman efendim…

-          Lütfen… Kızım Seniha, bize iki çay yollar mısın lütfen?

-          Evet.. Ne diyordum? Ülkemizde ilerici,aydın ve demokrat insanlara rastlamak artık zor. Onun için böyle  okuyan, düşünen, aydın insanların birbirlerine destek olmaları gerektiğini düşünüyordum…

Karşısındaki adam bir müddet  bakışlarını yere çevirdi, sustu.

-          Neden böyle düşünüyorsunuz? Yani memleketimizde münevver insan sıkıntısı var öyle mi?

-          “Münevver”? Ne tuhaf.. Bu kelime artık kullanılmıyor, sanıyordum?

-          Neden kullanılmasın efendim?

-          Dilimizi yabancı dillerden geçen o kelimelerden kurtaran  görkemli dil devrimimiz ile…

-          Efendim, benim bildiğim kadarıyla İngilizce ve Fransızca’da da çok sayıda “yabancı” kökenli kelime vardır?

-          Evet evet… Özellikle, ülkemizi geriye götürmeye çalışan   bazı gerici güçlerin sıksık söylediği bir şeydir bu…

-          Gerici güçler mi? Özür dilerim ama anlayamadım?  Belki uzun yıllardır, “dışarıda” yaşamaktan? Böyle güzel bir memlekete kim kötülük etmek ister? Bu güneş, bu  toprak, bu insanlar nerede var?

-          Doğaldır efendim… Ülkemizi ortaçağ karanlığına götürmek isteyen hatta, cumhuriyetimizi yıkmak isteyen bazı Osmanlı uşaklarının oyunları bunlar hep! Cumhuriyetle gelen kazanımları yok etmek isteyenlerin…

-          AllahAllah! Ne tuhaf işer bunlar?  “Osmanlı uşakları” ha? Hımmm… Demek “kazanımları”  yok etmek isteyenler var ha?

-          Evet! Özellikle bazıları, alfabe değişikliğinin bizi köklerimizden kopardığını iddia ediyor!

-          Özür dilerim ama belki burada biraz haklı olabilirler…

-          Nasıl?! Siz! Özür dilerim ama ne dediğinizin farkında mısınız? Bizi geri bırakan o kargacık burgacık Arap harfleriyle çağdaş uygarlığı nasıl yakalardık?!

-          Siz epey dolmuşsunuz herhalde efendim. Alfabe bir vasıtadır, en nihayetinde… Bir gece de o vasıtayı değiştirerek en azından yedi yüz yıllık bir tarihe sırtımızı döndük…

-          Bizim tarihimiz değildi o!

-          Efendim? Anlayamadım. Malumatım kâfi değil herhalde, affınıza sığınıyorum…

-          Biz, alfabemizi değiştirerek, emperyalist güçlerin  oyuncağı bir  işbirlikçi hanedanın  egemenliğinden kurtardık bilincimizi!

-           Gene özür dileyerek, yıkılan devletimizin de bir imparatorluk olduğunu hatırlatmak isterdim…

-          O bizim değildi!

-          Efendim?

-          Bizim değildi o! İçinde kırk bin çeşit ulusun olduğu, yöneticileri de Türk olmayan bir kukla devletti!

Halûk TEKİNOĞLU,  karşısındaki  mavi gözlü adamın sükûnetine rağmen, konuşmanın başından beri  gözlerine çakılı o mavi gözlerden bir kıvılcımın geçtiğini gördü, ürperdi.

-          Yöneticileri Türk olmayan mı?

-          Elbette! Hepsinin anası yabancıydı! Adları bile Arapçaydı! Onlar soyları karışık, Türk  ulusunu sömüren  birer haindi! Bütün soylaırnı sürdük onların! Bu güzel toprakları kirletmelerini önledik! Cumhuriyet bize…

-          Beyefendi… Müsaadenizi rica edeceğim, yaşım ve takatim, bu tür heyecanlı mevzuları münakaşa etmeye müsait değil…

 

Halûk TEKİNOĞLU , adamın gözlerindeki soğukluğun, suratına bir tokat gibi çarptığını hissetti. O mavi gözler birer buz duvarı gibi önünde dikilmişti.

 

Otuz yıl önce belinde tabancayla halkın kurtuluşu için herkesi kurşunlayabileceğini, önünde kimsenin duramayacağını sanan Halûk, elinde bastonuyla  yerinden zor kalkan bu  ihtiyar adamın bakışlarıyla yerine çakılmış, kalmıştı.

 

Bir garson yanına yaklaştı ve otel  müdürünün kendisini görmek istediğini söyledi. Şaşkınca kımıldadı, ilk  seferinde olmasa da ikincisinde kalkmayı başardı.

 

Otel müdürü yerinden kerhen kalktı ama elini sıkmadan onu buyur etti.

 

-          Halûk Bey, umarım otelimizden memnun kaldınız?

-          Eee.. Evet,teşekkür ederim.

-          Beğendiğinize sevindim, ama sizi başka bir otele transfer etmemiz gerekiyor.

-          Nasıl? Ne demek şimdi bu?!

-          Merak etmeyiniz efendim, ara sıra olur böyle şeyler…

-          Nasıl olur efendim!? Ben parasını verip…

 

O sırada müdür yerinden fırladı, kapıdan içeri giren kadını buyur edip kendi yerini ona verdi.

 

-           Efendim, bu bey, misafirimiz Halûk Bey…Otelimizin sahibi  Semiha Hanımefendi…

-          Memnun oldum efendim, otelimizde rahat etmişsinizdir, inşallah?

-          Ettim hanımefendi ama…

-          Güzel… Müdür bey size meseleyi izah etti mi?

-          Hayır! İzah etmedi ve edemez de! Ben burada paramla…

-          Efendim,merak buyurmayınız, sizi nakledeceğimiz otel…

-          Hayır! Ben nakledilmek falan istemiyorum!

-          Müdür Bey… Galiba misafirimize meseleyi daha teferruatlı izah etmek icap ediyor, rica etsem? Ben müsaadenizle çekileceğim efendim…

Halûk hırçın bakışlarını kadının üstünden ayırmazken sustu…

-          Halûk Bey.. Kusura bakmayınız ama sizden otelimizi terk etmenizi rica edeceğim, paranızın kalan kısmı size iade edilecektir.

-          Bu nasıl bir küstahlık kardeşim!? Hangi ülkede yaşıyoruz?

-          Halûk Bey… Az önce konuştuğunuz beyefendi, otelimizin sahibinin akrabasıdır.

-          Eeee?

-          Az önce konuştuğunuz Ertuğrul Bey’e akrabalarıyla ilgili ettiğiniz sözler, Semiha hanım tarafından da işitilmiştir.

-          Akrabaları mı? Kimin akrabaları? Ne diyorsunuz ?..

 

Müdür konuşmadan bakışlarını suratına dikti…

-          Yani onlar?

Halûk,  az evvel ettiği lâfları dinleyen mavi gözlü adamın, sessiz, soğuk nezaketini düşündüğünde tüyleri diken diken oldu.

-          Biz, biz… Eee.. Evet.. Gidelim bari…

 

 

 

 

 

 

scanned-at-3-21-2009-05-01 Yaslanmışım Şu Çamın da Böğrüne

Hak hikmetin bilen gelsin beri…

Ben de bilmedim ya neyleyim? İçim acıyordu, ellerim düştüydü iki yana. Görenin inanası gelmezdi. Kırk yıllık Dondurmacı Ayvaz’ın halini görmemek için başlarını çevirirdi gayrı eş, dost…

 

Yemin olsun sevmedim ben meyin tadını. Arkadaşlar eskiden de gülerdi halime!

 

Derlerdi ki unutturur bu meret gamı, kederi! “İnananın gelmişini geçmişini!” diyesim de gelmez mi ama neyleyim rahmetlik babamla anam var iken hatırımda?

 

Ya ben Kezban’ımı nasıl unutaydım? Evimin  ciğiltisi, gözümün nuru helâlimi ne edip unutaydım?

 

Yazın  göbeğinde kaymaklı dondurma karmak nedir be!? Adamın kolları halat gibi olur! Evvelden de hamallığım mı yoktu? Rezillikti gençlik amma şikâyet ettiysem namerdim! Evvel  anamın ahır helâlimin duası omuz başımdan fısıldamaz mıydı ya?

 

Ben sevmez idim bu meretin tadını, hayır! Hani bir gevşetir ya insanın dilini, ayağını kaydırıverir ya bir nebze tasanın hasadından, işte öyle! Gerisi boş, yemin olsun boş!

 

Yaz ortası gece yarısı çıktım meyhaneden. Hani biryandan nasıl utanıyorum. Sanki evde bekleyenim var da?.. Bir de yoldan gelen geçenlerin önünde öyle yalpalamak koyuyor insana. İnsanlıktan çıkıyorsun…

 

Evde bir nefes bulacak insan, insansız evin içi çekilir, insansız evde insan ancak ölmeye yatar!

 

Bir ara “yat ulan şuraya!” diye geçirdim aklımdan. Ya araba geçerdi üstümden…

 

Ağustos böcekleri nasıl car car ötüyor! Gene de kızamadım be mübarek hayvanlara.  İnsanlar  sevdikleriyle kol kola geziyor, uzaktan uzağa dalgaların hışırtsı geliyordu.

 

Kırılan dalganın böğrü gök olur! Benim içim de gök müydü zahir?

 

Muammer başımın etini yedi, durdu,  “O arsayı satıver gari, ne ediyor, habarın var mı len?!”diye. Ömer “ Sat sav, get çocukların yanına, ne etcen len buralarda?!” diye kafamı ütüledi.

 

 Diyorum ya bu meret adamın dilini çözüyor da… Çok çözüldü mü bu sefer de konuşamıyor adam! Kör düğüm oluyor namussuz!

 

Elimi salladım sustum. “Ben bu yaştan sonra nasıl giderim len buralardan!” diyemedim. “Kepez’de çam kokusu almadıktan, Çubuk’tan beri yuvarlanmadıktan,  mersin dalı kırmadıktan, akşam üstü oldu muydu o besberrak havayı içime çekmedikten kelli ne edem len ben?!” diyemedim…

 

Diyorum ya kimsesizlik rezil iş!

 

Diyordum ya n’eylemeliydi?

 

Başım nasıl döndüyse çöktüm kaldım, evin iki sokak  aşağısında. Sırtımı bir okaliptüse dayadım, o da güzel kokar mübarek! Gövdesinde bizim toprağın kızıllığından vardır. Ak böğründe öyle yol yol  süzülür o kızıllık.  Ah benim bu toprağım ah! Elime aldım bir avuç… Kıpkırmızı, besbereketli!..

 

Düşünür gibi oturdum, oturur gibi düşündüm, ya boşa kaldım ya dolduramadım…  Poyraz esiverince ürperdim. İçimde uğuldadı sanki mübarek rüzgâr! Öyle mi boşalmış içim?!

 

Derken kulağım tırmalanıverdi… Tırmalanıverdi, dedimse hakikattir ha! Bir kedi sesi geldi beri yandan. Bırakayım dedim, olmadı. Kafam fır dönerek kalktım yerimden. Allah’tan yollar aydınlık hem de nasıl! Bir an seviniverdim içimden.  Evde insanım yoksa da sokaklar insan nefesiyle  cümbüş, insan bakışıyla alazlı  değil miydi ya?

 

Neyse… Düştüm düşeceğim, derken baktım iki kara oğlan bir kediyi sıkıştırmışlar.

 

“Tut lan, kesecem oni!” diyor biri!   Dediklerinin de gerisini anlamadım zaten… Öyle kırık tuğla gibi lafları  kulağımı yardı, geçti

 

“Ne yapıyorsunuz oğlum?” dememe kalmadı. Baktım ellerinde bir bıçak! “Git işine! Biz nereliyiz,biliyon mu sen?!” dediler. Aklıma envayi çeşit yer geldi,çıkaramadım.  “ Oğlum nerelisiniz siz, Serikli misiniz len?! Bak hepinizin babasını, dedesini tanırım len ben! Valla kulağınızı çekerim, o elinizdekini de atın bakem! “ dedim. O kargacık burgacık sözleriyle bir şeyler dediler, arada sövdüler onu anladım. Elinde bıçak tutan bana doğru seyirtti. Elimle tutayım derken gene de  bıçak  karnıma değdi azıcık. Bir ara kaçırsam da tuttum bileğinden. Diyorum ya serde hamallık da var. Kıvırıverdim. Düşürdü bıçağı elinden. Öbürü  şöyle korkarak geldi, sarhoşum ya arkamdan yanaşıp güya… Öbürünü bırakmadan  arkaya doğru yumruğu bir savurdum, artık suratının neresine geldi,bilmiyorum ya bir “tak” sesi geldi.

 

“N’etçediniz len hayvancağızla? Yazık değil mi, şuncağızıma?” deyip azıcık daha burktum kolunu. Diyorum ya kafam zaten kazan gibi, bunların dediğinden daha da bir şey anlamıyorum. Az evvel suratının ortasına indirdiğim arkamdan ittiriverdi, nasıl olduysa ben yere düşerken öbürünün kolundan bir kıtırtı geldi,  bir bağırdı ki… O öyle bağırınca bıraktım gayri… Bunlar gene öyle takır tukur söverek çekip gittiler. Ben düşerken  kafayı bir çama çarptım,  çöktüm kaldım çamın dibine. Bayıldım mı bayılmadım mı bilmiyorum ya elimde şöyle ufacık bir  ıslaklık, sıcaklık hissettim. Baktım, az evvelki  kedi gelmiş, elimi yalıyor. İyice sokuldu böğrüme, sanırsın çocuk. Ben bunun kafasını okşadım, bu mır mırladı…

 

Diyeceğim o ki o gün bugündür can yoldaşım oldu Kezban.  Konu komşu  az biraz kınadı ya rahmetlinin adını verdim diye insandan vefalı mübarek, ya  ne etmeliydim?

 

 

 

 

 

Kara Fuat Sen misin?

 

Kalemini cebinden çıkardığında kendini elli yaşında hissediyordu.

 

Elli yaş mühimdi. Elli yaş belki güneşin öğlen göğünden devrildiği ama ışıklarının altının sarılığını anladığı bir çağdı.

 

Eline kalemini aldığında kendi elli yaşında dansı. Kalemi bile elli yaşında gibiydi.  Üstünde diş izleri, olan bir kurşun kalemdi bu. Yeşil renkliydi.  Kömürü yumuşaktı ve belki kendi kenedi yiyen biri gibi yazıyordu.

 

 Ziya  Gökalp’te bir çayhanede oturuyordu.

 Bir osuruk ağacının  gölgesinde oturuyordu.   Tropik ormanlardaki akrabalarının gölgelerine benzer bir gölge düşürüyordu üzerine.

 

Ziya Gökalp’ı seviyordu. SSK İşhanı’nın izbelerinden  çıkıp gelen rockçı gençlerin isli bilgeliklerinin,  devrimciliklerinin hevesiyle parkalı gençlerin küçük gözlüklü bakışlarının,  elleri fotokopili taşralı öğrencilerin Ahmetler’e doğru akışlarının harman olduğu bir yerdi burası.

 

Eline kalemini aldığında kendini elli yaşında sandı, bundan çok memnun oldu.

 

Kalem eline oturuyordu.   Cebinden bir de küçük bloknot çıkardı. Bunu yapmaya da bayılıyordu. Bloknot yeşil kapaklıydı, karton kapak ve sayfaları horatça kıvrılmıştı, sayfaların köşelri, karton kapak aşınmışlardı. Ve kalem sayfalara değdi.

 

 Kalem sayfalara değdiğinde, içinde bir şeyler kıpırdadı.

 

Kimse bilmese d e bu derin bir sarsıntının sızıntısıydı.

 

Çünkü gün akşamüstüydü, ışık altın sarı…

 Çünkü hava ılıktı, çaylar alabildiğine karbonatlı.

 

Çünkü çayın o buruk tadı diline değdiğinde iyi bir iş yaptığını hissediyordu.

 

“Bütün yapacağın bir çay bardağını anlatmaktır!”

 

Kara sakallı bir arkadaşı söylemişti bunu ona. “Bütün yapacağın bir çay bardağını anlatmaktır.”

 

Bir birinden habersiz kalem ve kâğıt, birbirlerinnden habersiz insanlar , birbirlerinden ayrı adımla önünden geçerken kendini elli  yaşında hissediyordu. Bundan muazzam hoşlanıyordu.

 

 Çünkü elleri sokaktan geçenlerin bakışlarına değiyordu: çünkü onarlın bakışlarındaki tedirginlik,  onarlın  sözlerindeki boşluk,  çayındaki  karbonat burukluğuyla,  ortaya çıkıyordu. Hepsi o çayı bekliyordu . Ve kelimeler bu anda patlayıp kaleminden fışkırıyordu.   Kelimeler kalemin içinde mi bekliyordu, kâğıtta mı mayalanıyordu, bilemiyordu ama işte orta çıkıveriyorlardı…

 

Ve ona osuruk ağaçlarının gölgelerindeki serinliği,  biten günün memnuniyetini, biten günün sarı ışıklarla parlayan memnuniyetini, biten günün sarı ışıklarda parlayan memnuniyetinin , gevşek adımlarda ortaya çıkışını, biten günün, geride bırakılmış sorumluluklarını hatırlatan sarı ışıklarda parlayan memnuniyetinin gevşek adımlarla ortaya çıkışının yüzlerde parlayan tebessümünü anlatıyordu.

 

O bir kuytuda tembelliğin azizliğiyle zırhlanmış, bütün sahteliklerin suçlayıcılığından âzâde oturuyordu. Elinde bir kurşunkalem vardı ve o gevşek adımlara baktıkça gülümsüyordu. Kendini elli yaşında bir adam sanıyordu.

 

 

Sonraki Sayfa »