Yaz ortası kuru sıcak vurmuştu yaylayı…
Ardıçın dibinde çöküverip kaldı Yusuf Çavuş. Eşeler Dağı’nın moru solmuş gibiydi nedense. “Kahpa ömür sen solmadın mı len?”
Hatırladıkça kalbi sıkışıyordu. Kalbi sıkıştıkça utanıyordu. Kurttan, kuştan, yalınkılıç ardıçtan utanıyordu.
Darlanıyordu da ses vermiyordu kayalar. “N’etçen len bu yaştan kelli?”
Güneş de vazgeçmişti de o geçmemişti inadından…
Yel bile serinletmiyordu bağrını… Gönlünün kıyıcığında kalkıp gidivermek arzusu kıpırdanıp duruyordu ya?
“Galk yörü! Galk gari! Durmayınan olmaz!” Yekindi, kalktı.
Köye varıncaya kadar ufukta akşamın yorgunluğu mor çizgilerle belirdi. Sonra bir tez canlı, alaca kanatlı ezan kanatlandı minareden… Bezgin adımlarla camiye ilerleyen yaşıtlarının yanından dimdik yürüyüp gitti… Canları bedenlerine yük olmuş adamların kınayan bakışları, dermansız pıtraklar gibi yapıştı paçalarına ancak…
Bir dönüşün eli sıktı haylazca bu sefer yüreğini, aldırmadı. Gülümsedi.
….
Öğle üzeri ışıkları, taptaze bir şımarıklıkla camlardan odaya doluyor, beyaz badanalardan sekip odayı şenlendiriyordu.
- Ben bilmeyon gari Elif…
- …
- Desene sen de bi şey gı!
- ….
- Yemin olsun, evvelden de böyleydin sen… Gızıcek çocuklar biliyom ben… Ama ne diyen? Gınayacak çocuklar, biliyon ben… Gızarlarsa gızsınlar be!
- ….
Elif ellerini, nasırlı, çatlamış, gençliği yaylâ rüzgârında eprimiş ellerini birbirine sardı. Sanki açıverse ellerini yüreğinin bütün sırları uçuverecekmiş gibi yumdu avuçlarını.
- Ne edelim Elif? Sen de gari! Sen de, ne edelim bu yaştan sonra, iki dul? Bu yaştan sonra?…
O vakit Elif başını kaldırdı. Başını umulmadık bir bayrak gibi kaldırdı, başını bir doru kısrak gibi kaldırdı. Gözlerinde, bir yalın demir şavkı parladı… Söndüyse de Yusuf Çavuş’un yüreğine de od düşürdü.
- Demek bu yaştan sonra Yusuf Çavış? Varıversen sene garı mı yok da? N’etçen ben gibi elin dulunu? Bu yaştan sonra de mi, bu yaştan sonra…
- ….
Yusuf Çavuş ki içinin yarası ile yaralı yüzünü eğdi. Sustu. Elif konuşmadı, gözlerini de ayırmadı üzerinden Yusuf Çavuş’un…
“ Deli adam! Hep deliydin ya sen! Aklın sıra bakmazdın benden yana… Bilmiyom mu ben? Bilme min heç? Gadın gısmısı bilir, bilir elbet emme susar! Sen gedip de vardığında o sarı gıza… Şurama cız diye oturdu emme… Eğ şimdi böyle yüzünü, arın olsun…”
Yusuf Çavuş konuşacak oldu… Çekilmiş kama gibi sivri dili, kınında oturdu kaldı, çıkmadı, inat etti. “ Sus gari su! Ömründe bir kere sus! Bi dinle bakalım! Senin konuşmaya yüzün mü var? Tamam… Harama döndüğün olmamıştır da… Görmüyon mu nasıl bakar sana? Bak hele bak! Atına, devesine, yemenisine, ocaktaki odununa bakar gibi bakar… Yani nasıl bakar?..”
Yusuf Çavuş, gözlerini yumdu… Bütün sözleri işitilecekmiş gibi gözlerini yumdu. Daha fazla düşünmemek için gözlerini yumdu. Ellerini de yumdu, gözleri sıra…
“ Ne olacaksa olsun be!”
Üstü yaradan bereden geçilmeyen başını kaldırıverdi. Gözlerini açtı, evinin kapılarını açar gibi.
O zaman gördü Elif’in gözlerini… Görmesi ile bir çığlık sökün etti ta kalbinden, eliyle ancak kapatabildi ağzını.
Elif güldü…
Yusuf çavuş sağa sola baktı… “ Ne ediyon oğlum sen? Ne ediyon! Akın başında mı len senin!?”
Elif bakışlarını çekmedi üzerinden. Dedeler’de su içer gibi baktı Yusuf Çavuş’un yüzüne… Sanki hiç görmemiş, bilmemiş gibi baktı, baktı… Çocuk Elif gibi baktı, kız Elif gibi baktı… gelin Elif gibi baktı ki ardıçlı yamaçların pusu gibi bir pus vardı o bakışın içinde…
“ Ya deli adam! Ya deli Yörük! Ya deli oğlan! Ben sana.. Ah bilsen.. Ben sana nasıl bakarım?… Ben sana çeyiz sandığıma bakar gibi bakarım.. Elimin değmesiyle kararmış sandığıma bakar gibi bakarım… Ne yapayım? Günah mıdır, bilmem gari ama…. Tüten ocağıma bakar gibi bakarım… Ben sana ocağımın isine bakar gibi bakarım. Ben sana, evimin saçağındaki kırlangıçlara bakar gibi bakarım. Onlar öyle gidiverir ya, göçer ya… Tutamazsın.. “Kal!” desen de kalmazlar, uçarlar… Nereye giderler onu da soramazsın. Umursamazlar, uçarlar. Bilirsin ki gönülleri uçmaktadır, bilirsin ki senden gayrı ocakları da görürler, senin sıvandan gayrı sıvalara da değerler… Gene de beklersin, beklersin, beklersin. N’etçen beklemesen? Sonra… Geliverirler.. “Neredeydiniz?” diye de soramazsın… Gelirler saçağının altına konarlar. Kovamazsın… Hasretin küllenir ama söndüremezsin. Yüreğinin şuracığında saklarsın, söyleyemezsin… İnsan niye sever bir kırlangıcı, bilemezsin…”
Yusuf Çavuş gene yumdu gözlerini sıktı çenesini. İnsan ağlamamak için sıkar mı çenesini?.
“ Bakma bana gı! Bakma öyle! Öyle bakılmaz gı! Ben senin neyinim de öyle bakıyon? Sahabım mısın? Sen öyle bakınca.. Elim ayağım kesiliyor, bakma gari! Yemin olsun… Yemin olsun şimdi.. Boğazıma bıçağı çalsan, Ali Bey gayasından aşağı atsan… Sesim çıkmaz, kılım kıpraşmaz… Ya deli gız! Ben senden utanırdım da bakamazdım, senden yana! Ya ben sana görünmek için gubarırdım… Gene de bakamazdım. Baksam yanacağım sanırdım. Baksam, yüzünde izi kalır da rüsva olacağız sanırdım… Ya ben niye gaçtım sanırdın? İyi ki sustun… İyi ki ağlamadın… Sen bilir misin kırlangıçlar nereye uçar? Onlar, kışa doğru her evinden sevdasından kaçar. Aklıma nereden geldiyse kırlangıç? Ama öyle işte… Onlar gider de sevdaları gitmez, hep içlerinde kalır. Sonra çıkıp geliverirler. “Neredeydiniz?” diye soramazsın, istesen de kovamazsın.”
Yekiniverdi, kalktı bir hışımla, sırtını döndü, kapıya yürüdü.
- Ben gidiyom!
- Sağlıcağınan git…
“Gel” diyemedi Elif… “ Şimdiye gadar dememişim, şimdiden sonra… Ben deyemem gel diye… İsterim de diyemem… Kırlangıca “gel” denmez.”
Yusuf Çavuş arkasını dönmeden seslendi.
- Ben… Bağa gitçen…
- Git…
Arkasını dönüverse, görecekti Elif’in sedefli bir sandıkta saklanmış, sararmış,oyalı tebessümünü. Arkasını dönüverse, gösterecekti gözlerinden sızan hüznünü. Belki fark etti belki de etmedi, sesinin titrediğini…




- Deli midir, nedir, bırakın gitsin yahu!
“Gözlerimi açtığımda gece oluyor…
Siklamen Günlükleri: Bir Akşam Kapımdaki Tuhaf Şiddetin Hikâyesi
Karton Kapaklı Defter